Topic

YENİ SEZON

Oyuncuların değiştiği, gücün hep aynı kaldığı hikâyelerde seyirciye ne anlatılıyor?

Bir senaryo toplantısı hayal ediyorum. Yeni sezon için yepyeni bir hikâye aranıyor.

— Mafya?

— Yapıldı.

— Aşiret?

— Yapıldı.

— Zengin oğlan, fakir kız?

— Yapıldı.

— O zaman zengin kız, fakir oğlan.

Masada bir sessizlik oluyor. Birisi heyecanla doğruluyor:

— Müthiş. Ezber bozuyoruz.

Ardından bir yalı bulunuyor. Yalının içine birbirinden nefret eden insanlar yerleştiriliyor. Bu insanların neden aynı evde yaşadığı açıklanmıyor; çünkü ayrılsalar sezon bitecek. Evin büyüğü masanın başına oturuyor. Kimse kendi hayatıyla ilgili karar veremiyor ama herkesin özel şoförü var.

Yeni sezon çok iddialı.

Geçen sezon balkondan tehdit eden adam, bu sezon iskeleden tehdit edecek.

Benim takıldığım, Türkiye’de ekranda tekrar tekrar karşıma çıkan bu dar hikâye dünyası. Onca insan, meslek, merak, çelişki, sevinç ve hayat ihtimali arasından dönüp dolaşıp aynı birkaç kapının çalınması. Birinde silahlı adam açıyor, diğerinde servet sahibi aile büyüğü. Üçüncü kapıda da zengin biriyle çarpışmayı bekleyen yoksul karakter duruyor.

Sanki insanlığın bütün meseleleri üç başlıkta toplanmış: Kimin parası var, kimin adamı var, kim kimin gerçek çocuğu?

Bir karakterin kendisini tanıması için de önce nüfus kaydının değişmesi gerekiyor.

Bu tekrarın ticari bir mantığı olabilir. Reytinge ve reklam gelirine bağlı bir düzende, daha önce tutmuş bir hikâye yatırım açısından güvenli görünebilir. Yeni bir anlatının karşılık bulup bulmayacağı belirsizdir. Tanıdık çatışmaların, tanıdık karakterlerin ve tanıdık duyguların ise elde bir geçmişi vardır.

Zeynep Sertbulut’un dizi sektörü üzerine yaptığı saha araştırması, reytingin üretim kararlarında ne kadar belirleyici olduğunu gösteriyor. Fakat burada yalnızca seyircinin ne izlediği yok; sektörün, seyircinin neyi izleyebileceğine ilişkin kabulleri de var.

“Bu hikâye seyirciye gitmez” kararı, bazen seyirci hikâyeyle karşılaşmadan veriliyor.

Seyirci, kendisine sorulmamış bir soruyu yanlış cevaplamış oluyor.

Sonra önüne konulan seçeneklerden birini izliyor ve dosyaya son belge ekleniyor:

“Gördünüz mü? Halk bunu istiyor.”

Peki halk, sunulmayan şey hakkında ne zaman görüş bildirdi?

Menüde beş çeşit tehdit, üç çeşit zoraki evlilik ve iki çeşit miras kavgası varsa, müşterinin bunlardan birini seçmesi bize insan ruhunun bütün beslenme ihtiyaçlarını açıklıyor mu?

Üstelik izlemekle beğenmek, beğenmekle onaylamak da aynı şey değil. İnsan merak ettiği için izleyebilir. Oyunculuğu sevdiği için izleyebilir. Bir haksızlığın giderilmesini beklediği için izleyebilir. Günün yorgunluğunda tanıdık bir hikâyeye sığınabilir.

Andrew Weaver ve Matthew Kobach’ın yaptığı bir deneyde, katılımcılar şiddet içeren program tanıtımlarını daha çok seçmiş; fakat şiddetin çıkarıldığı bölümleri daha çok beğenmişti. Bu tek çalışma bütün seyircileri açıklamaz. Yine de “Şiddet izleniyor, demek ki insanlar şiddet istiyor” cümlesinin ne kadar aceleci olabileceğini gösterir.

Birinin ekrana bakmasını sağlamakla ona iyi bir hikâye anlatmış olmak arasında mesafe var.

Bu mesafeyi kapatmak için her hafta bir araba patlatmak gerekmeyebilir.

Dramanın insana dokunması anlaşılır. Kaybetmek, sevilmek, dışlanmak, haksızlığa uğramak, bir yere ait olmak; bunlar hayatın içinden meseleler. Gerilim merak uyandırır. Bir karakterin zorlukla baş etmesini görmek, kendi sıkışmışlığımıza da seslenebilir.

Ama çatışma yazmak için insanların mutlaka birbirinin boğazına sarılması mı gerekiyor?

Bir insanın inandığı şeyin yanlış olduğunu fark etmesinde çatışma yok mu? Sevdiği kişiyi kontrol edemeyeceğini kabul etmesinde? Korkmasına rağmen doğru bildiği şeyi yapmasında? Bir hatayı örtmek yerine sonuçlarına katlanmasında?

Bunlar senaryoya alınsa başrolün silah ruhsatı mı iptal olacak?

Benim asıl merak ettiğim, şiddetin hikâyede bulunmasından çok, hikâyenin şiddet uygulayana nasıl davrandığı.

Adam birini tehdit ediyor. Kamera aşağıdan çekiyor. Müzik yükseliyor. Ceket kusursuz. Arabası kusursuz. Cümlesi aforizma gibi hazırlanmış. Karşısındaki insanın korkusu, başrolün karizmasını ölçmeye yarıyor.

Sonra adam annesinin elini öpüyor.

Ahlaki değerlendirme tamamlandı. Dosya kapandı.

Bir insanın çelişkilerini anlatmak elbette mümkün. Zaten iyi karakterler çelişkilidir. Fakat birine şefkat göstermek, başkasına yapılan zulmün otomatik indirimi hâline getirildiğinde ortaya insan derinliği mi çıkıyor, yoksa şiddete taksit mi yapılıyor?

“Çok şey yaşadı” diyorsunuz.

Peki onun yaşattıklarını kim yaşayacak?

Başrolün çocukluğunu üç bölüm izliyoruz. Dövdüğü kişinin hayatı ise “Adam 2” olarak jenerikten geçiyor. Birinin acısı kişiliğine derinlik kazandırıyor; diğerinin acısı sahneye hareket katıyor.

Bu dağılım tesadüfen oluşmuyor. Senaryoda kime zaman ayrıldığı, kameranın kimin yanında durduğu, kimin korkusunun önemsendiği birer anlatım tercihi.

Bir karaktere hak vermemiz için mutlaka “Bu adam haklıdır” denmesi gerekmiyor. Bazen ona en iyi müziği vermek yetiyor.

Hukuk da bu hikâyelerde gerektiğinde uğrayıp çıkıyor. Başrol kendi adaletini dağıtacağı zaman ortalıkta görünmüyor; hikâyeyi uzatmak gerektiğinde bir anda çok ayrıntılı çalışmaya başlıyor.

Adalet sistemi sanki konuk oyuncu. Çekim günleri denk gelirse geliyor.

Burada izleyicinin adalet arzusunu da düşünmek gerekiyor. İnsan haksızlık karşısında birinin ses çıkarmasını, bir şeylerin düzelmesini isteyebilir. Bu istek anlaşılır. Fakat o isteğe sürekli “Daha güçlü bir adam gelsin, daha zayıf olanı sustursun” cevabı verildiğinde, adaletle üstünlük arasındaki çizgi ne oluyor?

Sorunu yaratan da güçlü adam.

Sorunu çözen de güçlü adam.

Senaryonun insanlığa sunduğu ilerleme, doğru güçlü adamı bulmak.

Ben bu noktada genç izleyiciyi düşünüyorum. Henüz kim olduğunu, nasıl saygı göreceğini, neye benzeyeceğini arayan bir insanı. Önünde tekrar tekrar aynı başarı tablosu belirdiğini: Korkulan kişi dinleniyor. Tehdit eden kişi sonuç alıyor. Sınır tanımayan kişi hayranlık görüyor.

Böyle bir anlatıda silah, yalnızca zarar veren bir nesne olarak mı kalıyor; yoksa sözünü geçirebilmenin aksesuarına mı dönüşüyor?

Bir gencin karakterin yürüyüşünü, konuşmasını veya kıyafetini taklit etmesi, suç işleyeceğinin kanıtı değildir. Televizyon şiddetiyle saldırganlık arasındaki araştırmalar da her koşulda aynı sonucu vermiyor. Suça yönelmeyi bir diziye bağlamak; aileyi, arkadaş çevresini, yaşam koşullarını ve başka birçok etkeni gözden kaçırır.

Fakat bütün bunlar, hangi davranışlara hayranlık üretildiği sorusunu ortadan kaldırmıyor.

Kaygı duyulacak tek sonuç, izleyicinin eline silah alması mı? Korkutulmayı saygı görmekle karıştırması, kıskançlıkla denetimi sevginin göstergesi sayması, uzlaşmayı güçsüzlük gibi okumaya başlaması da üzerinde düşünülmesi gereken ihtimaller değil mi?

Valkenburg ve Peter’ın medya etkilerine ilişkin modeli, insanların aynı içerikten aynı biçimde etkilenmediğini vurgular. Yaş, kişisel özellikler ve sosyal çevre önemlidir. İzleyici, ekrandan gelen her şeyi olduğu gibi içine alan boş bir kap değildir.

Ama boş bir kap olmaması, sürekli karşılaştığı örneklerden hiç etkilenmediği anlamına da gelmez.

Karakterle özdeşleşme dediğimiz şeyin içinde, onun yerinde olmayı düşünmek de vardır. O yere bütün serveti, itibarı, sevgiyi ve kazanma ihtimalini yerleştirirseniz; şiddetin de o hayatın bir parçası oluşunu nasıl tartışacağız?

“Biz yalnızca hikâye anlatıyoruz” diyerek mi?

O hikâyede otomobilin çekici görünmesi için gösterilen özeni anlayabiliyoruz. Aynı özenle sunulan hükmetme biçiminin çekiciliğini neden konuşamayalım?

Üstelik şiddet her zaman kurşunla gelmiyor. Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği Antalya Şubesinin 2024 izleme çalışmasında, seçilen 11 dizinin mayıs ayında yayımlanan dörder bölümünde, sözel ve psikolojik biçimleri de kapsayan toplam 537 şiddet sahnesi kaydedilmiş.

Bu, o örneklemdeki içeriğin sayımı. İzleyenlerin davranışının ölçümü değil.

Yine de senaryo masasındaki malzeme alışkanlıkları hakkında düşünmek için yeterince somut bir başlangıç.

İki insanın birbirini dinlemesi neden hâlâ bu kadar deneysel bir sahne gibi duruyor?

Lüks hayat meselesinde de benzer bir seçim var. Zenginliği göstermek başlı başına sorun değil. Fakat güzel olan, değerli olan, arzulanacak olan sürekli aynı evlere, aynı arabalara ve aynı sofralara yerleştirildiğinde; geriye kalan hayatlara nasıl bir yer ayrılıyor?

Bu senaryo evreninde yoksulluktan çıkmanın en umut verici yollarından biri, zengin biriyle yanlışlıkla çarpışmak.

Meslek edinmek uzun sürüyor. Bir şey üretmek emek istiyor. Birlikte bir iş kurmak ayrıntı gerektiriyor.

Ama kahveyi doğru kişinin gömleğine dökerseniz sosyal hareketlilik başlıyor.

Ekonomi çözülemedi, kuru temizleme üzerinden ilerliyoruz.

Elbette farklı gelirlerden insanların aşkı anlatılabilir. Benim sorum, bu aşkın neden bu kadar sık yoksul karakterin hayatını kurtaran tek çıkış kapısı gibi düzenlendiği. Hikâye, o insanın kendi becerisine, emeğine, merakına ve bağımsızlığına ne kadar alan veriyor?

Yoksul karakterin değeri, sonunda zengin aile tarafından kabul edilmesiyle mi onaylanıyor?

O zaman sınıf farkını sorgulayan bir hikâye mi izliyoruz; yoksa davetliler listesine bir kişi daha mı ekleniyor?

Aile ve aşiret etrafında kurulan senaryolarda da temsilin nasıl yapıldığı önemli. Bir hayat biçimini anlatmak başka bir emek ister; onu birkaç sert bakış, emir ve itaat ilişkisine sıkıştırmak başka sonuçlar doğurabilir.

Büyüğün sözü neden tartışılmaz? Bir kadının hayatına karar verilmesi neden kolayca “ailenin meselesi” oluyor? Bir gencin kendi yolunu seçmesi niçin her seferinde devasa bir sadakat sınavına dönüşüyor?

Bu tercihleri eleştiren bir hikâye kurulabilir. Fakat baskıyı heybetli gösterip itaat etmeyi duygusal müzikle ödüllendirdiğinizde, eleştirinin nerede başladığını anlamak zorlaşıyor.

Evin büyüğü o kadar büyük ki diğer karakterlerin kişiliğine yer kalmıyor.

Sonra buna “güçlü aile hikâyesi” deniyor.

Aileden önce, ailedeki tek kişinin çok güçlü olduğu kesin.

Peki bütün bunlar topluma göre mi hazırlanıyor, toplumu biçimlendirmek için mi?

Tek yönlü bir cevap beni ikna etmiyor. Hayatta bulunan ilişkiler hikâyelere giriyor. Hikâyeler o ilişkilerin bazılarını büyütüyor, bazılarını çekici kılıyor, bazılarını görünmez bırakıyor. İnsanlar da mevcut ilgileriyle içerik seçiyor; seçtikleri içerik, sonraki ilgilerini etkileyebiliyor.

Michael Slater’ın “pekiştirme sarmalı” olarak ele aldığı yaklaşım, medya seçimiyle medya etkisini böyle karşılıklı düşünmeye imkân veriyor.

Bu, Türkiye’deki her dizi için kanıtlanmış bir açıklama değil. Ama “Önce toplum mu, önce ekran mı?” sorusunu yalnızca bir başlangıç noktası arayarak çözmeye çalışmanın neden yetersiz kalabileceğini gösteriyor.

Birbirini besleyen süreçlerde ilk lokmayı kimin aldığı, sofranın bugün neyle dolu olduğunu açıklamaya yetmiyor.

Üstelik benzer sonuçların ortaya çıkması için bütün yapımcıların gizli bir odada toplanıp toplumu nasıl koşullandıracaklarını konuşması gerekmeyebilir. Benim yorumum, benzer ticari teşviklerin ve benzer risk hesaplarının da benzer hikâyeler üretebileceği.

Birinin amacı yalnızca reyting olabilir. Diğerinin amacı yatırımını korumak. Bir başkası daha önce sattığı hikâyeye benzeyen bir iş arıyor olabilir.

Ortaya çıkan ortak sonuç ise paranın, hükmetmenin ve korkutmanın sürekli merkezde kaldığı bir dünya olabilir.

Niyetlerin farklı olması, ortaya çıkan dünyanın sorgulanmasına engel mi?

Algıya ilişkin mesele burada başlıyor: Kimin sözü ağırlıklı? Kimin hayatı arzulanır? Kim sevilebilir? Kimin şiddeti anlaşılır? Kimin itirazı gereksiz bulunur?

Bir hikâye bize yalnızca ne olduğunu anlatmaz. Neye üzülmemiz, kimi beklememiz, kimin kazanmasına sevinmemiz için de bir düzen kurar.

O düzenin sorumluluğunu konuşmaya başladığımızda, seyircinin eline kumandayı tutuşturup bütün hesabı ona bırakmak fazla kullanışlı geliyor bana.

Hikâyeyi siz seçiyorsunuz. Hangi karaktere derinlik verileceğini siz belirliyorsunuz. Kimin şiddetine mazeret, kimin itirazına ceza yazılacağına siz karar veriyorsunuz.

Sonra ortaya çıkan tabloyu gösterip:

“Halk böyle.”

Ne güzel meslek kolaylığı.

Başarı yapımcının, tekrar piyasanın, olası zarar seyircinin.

Seyirci jenerikte yok ama sorumluluk listesinde ilk sırada.

Ben akşam biraz soluklanmak, merak etmek, gülmek, ağlamak isteyen insanı bu masanın suçlusu yapamıyorum. Önüne daha çeşitli, daha özenli, insanı daha geniş anlatan hikâyeler konulabileceğini düşünüyorum. Üstelik bunun eğlenceden vazgeçmek anlamına geldiğine de inanmıyorum.

Bir karakterin güçlü olması için herkesi susturması gerekmiyor. Kendi yanılgısıyla yüzleşmesi de hikâye olabilir. Sevdiği insanın kararına saygı duyması da. Kaybetmesine rağmen zalimleşmemesi de. Elinde fırsat varken başkasını ezmemesi de.

Bunları sıkıcı bulacağımıza peşinen karar vermeniz de seyirci hakkında verilmiş bir senaryo kararı.

Belki bir sonraki toplantıda gerçekten farklı bir fikir gelir.

— Bu sezon başrolü güçlü bir karakter yapalım.

— Kaç adamı olsun?

— Kendine hâkim olsun.

Masada yine bir sessizlik.

Bu kez gerçekten yeni bir şey duyulmuştur.

Onca sezondur herkese hükmeden insanı yazdınız.

Bir sezon da kendine hâkim olanı yazsanız?

Bakalım hayal gücünüz o kadar güçlü mü?