Topic
SONRA
Yanlışlara gülerken onları daha iyi mi görüyoruz, yoksa onlarla yaşamaya biraz daha mı alışıyoruz?
“İzahı olmayan şeyin mizahı olur.”
Bu cümleyi seviyorum. Bazen uzun uzun anlatamadığımız bir çelişkiyi bir espri anlatıyor. Sayfalarca açıklamanın ulaştıramadığı yere bir karikatür ulaşıyor. Birbirinden habersiz insanların aynı şeye gülmesi, aynı tuhaflığı gördüklerini ortaya çıkarıyor. İnsan, aklından geçenin yalnızca kendi aklından geçmediğini anlıyor.
Fakat bir süredir cümlenin devamını düşünüyorum: Mizahı oldu. Güldük. Peki sonra?
Türkiye’de hayat pahalılığını, yoksulluğu, yolsuzluk iddialarını, liyakatsizliği ve gündelik hayatın tutarsızlıklarını konu alan televizyon programlarını, videoları, karikatürleri izlerken bu soru aklıma geliyor. Bir içerik bize bilgi verebilir, gözümüzden kaçan bir çelişkiyi gösterebilir ve bizi gerçekten güldürebilir. Bütün bunları yaparken, eleştirdiği durumla yaşamamızı da kolaylaştırıyor olabilir mi?
Bu yazı, Türkiye’de mizahın toplumu pasifleştirdiğini kanıtlayan bir araştırma değil. Böyle bir sonuca varabilmek için burada, farklı izleyicileri ve zaman içindeki davranışlarını inceleyen verilere ihtiyaç var. Benim yapmak istediğim, ilgili araştırmalardan yararlanarak bir ihtimali sorgulamak: Bir yanlışın farkına varmakla, o yanlış karşısındaki tutumumuzun değişmesi arasında neler oluyor?
İzahı mı yok, haklı gerekçesi mi?
Önce başlangıç cümlesinde biraz durmak gerekiyor. Bir şeyin kabul edilebilir olmaması, açıklanamaz olduğu anlamına gelmez. Denetimsizliğin, çıkar ilişkilerinin, kötü yönetimin veya aynı hatanın tekrar tekrar yapılmasının araştırılabilir nedenleri vardır. Bir düzenin neden işlemediğini açıklamak, onu haklı çıkarmak değildir.
Her tutarsızlığı “Burası böyle” diye karşılamak ise açıklamanın yerine alışkanlığı koyabilir. “Nasıl oluyor?” sorusunun yerini “Yine olmuş” cümlesi alır. Mizah bazen bu alışkanlığı kırar; herkesin olağan saydığı şeyin tuhaflığını gösterir. Bazen de tuhaflığı tanıdık bir eğlenceye dönüştürebilir. Aynı olayı artık açıklamak için değil, yeni esprisini görmek için beklediğimizi düşünelim. O noktada ilgimiz devam ediyor olabilir; fakat ilgimizin konusu değişmiş olmaz mı?
Rahatlayan kim, değişen ne?
Psikolojide duygusal düzenleme (emotion regulation), yaşadığımız duyguların yoğunluğunu ve onlarla kurduğumuz ilişkiyi etkileyen süreçleri anlatır. Mizah da bunun bir yolu olabilir. Samson ve Gross’un deneylerinde, olumsuz görsellere iyi niyetli, düşmanca olmayan bir mizahla yaklaşmak, kötü niyetli mizaha kıyasla olumsuz duyguları azaltmada ve olumlu duyguları artırmada daha etkili bulundu. Ancak bu çalışma siyasi katılımı değil, görseller karşısındaki duygusal tepkileri inceliyordu. Bulguyu doğrudan “Gülen insan hesap sormaz” sonucuna taşımak mümkün değil. [1]
Yine de burada önemli bir ayrım var: Bize sıkıntı veren durum değişmeden, o durumun üzerimizdeki ağırlığı hafifleyebilir. Zamlarla ilgili bir videoya güldüğümüzde kasadaki tutar aynı kalır; fakat o tutarın bizde yarattığı gerilim bir süreliğine azalabilir.
Bunda başlı başına bir yanlış yok. Sürekli geçim hesabı yapan bir insanın nefes almaya ihtiyacı vardır. Rahatlamak, meseleyi takip edecek gücü korumaya da yardımcı olabilir. Sorulması gereken, rahatlamanın ardından ne olduğudur: Konuya geri mi dönüyoruz, yoksa onunla işimiz bitmiş gibi mi hissediyoruz? “Toplumun gazını almak” benzetmesi bu ikinci ihtimali anlatabilir. Ama benzetme, bilimsel bir yasa değildir.
Şakayı anlamak, meseleyi önemsemek
Nabi, Moyer-Gusé ve Byrne’ın araştırması, mizahi mesajların etkisinin neden tek yönlü olmadığını gösteriyor. Bulgular, mizahın bazı koşullarda anlatana duyulan yakınlık, daha dikkatli işleme ve daha az karşı çıkışla ilişkili olabildiğini; aynı zamanda mesajın “şaka işte” diye hafife alınmasıyla da bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor. Araştırmadaki kavramlardan biri, mesajı hafife alma ya da önemini azaltma (message discounting). Bir eleştiri daha kolay dinlenebilirken, taşıdığı ciddiyet de azalabiliyor. [2]
Buradan hareketle bir örnek düşünüyorum: Bir usulsüzlük iddiasının komik anlatımını günlerce birbirimize gönderiyoruz. Espriyi hatırlıyoruz. Peki iddianın doğrulanıp doğrulanmadığını, bir inceleme yapılıp yapılmadığını, sonucunda ne olduğunu da takip ediyor muyuz? Bu örnek bir araştırma sonucu değil; kendi medya alışkanlıklarımıza yöneltilebilecek bir soru.
Bir olayın çok konuşulması, o olayın hesabının sorulduğu anlamına gelmeyebilir. Bazen konuşma devam ederken takip sona ermiş olabilir.
“Görüyorum”dan “Değişmez”e
Siyasal sinizm (political cynicism), kamusal hayata yönelik yaygın güvensizlik ve küçümsemeyi anlatır. Belirli bir yanlışın kanıtını aramakla, bütün aktörleri ve bütün çabaları baştan boş saymak arasında fark vardır. “Burada bir sorun var” cümlesi soru açar. “Hepsi aynı, hiçbir şey değişmez” cümlesi ise soruyu daha sorulmadan kapatabilir.
Bunun yanında siyasal etkililik duygusu (political efficacy) bulunur. Bu kavramın bir tarafı kişinin kamusal meseleleri anlayıp katılabilecek yeterlikte olduğuna inanması, diğer tarafı ise sistemin yurttaşın sesine karşılık verebileceğini düşünmesidir. Bir insan sorunları daha iyi gördüğünü hissederken, hiçbir etkisi olamayacağına da inanabilir. Bilgi ve etkisizlik hissi aynı kişide bir arada bulunabilir.
Shao ve Liu’nun Çin’de ağırlıkla genç ve eğitimli internet kullanıcılarıyla yaptığı deney, bu ihtimale ilişkin bulgu sunuyor. Hiciv metinlerine maruz kalan katılımcılarda siyasal güven, etkililik duygusu ve çevrimiçi katılım isteğinde azalma saptandı. Burada ölçülen, uzun vadeli gerçek davranış değil, deney sonrasında bildirilen tutum ve katılım isteğiydi. Örneklem de bütün bir toplumu temsil etmiyordu. Dolayısıyla bu sonuç, Türkiye’ye yapıştırılabilecek bir teşhis değil. [3]
Üstelik bütün araştırmalar aynı sonucu vermiyor. Rill ve Cardiel’in deneyinde, kullanıcıların ürettiği siyasi hicvin izlenmesi, siyasal sinizm veya siyasal bilgiye ilişkin yeterlik duygusu üzerinde bir etki göstermedi; adayların güvenilirliği ve beğenilirliği hakkındaki değerlendirmeler ise değişti. Bu farklılıklar, “Mizah insanı pasifleştirir” cümlesinin fazla geniş olduğunu gösteriyor. Hangi mizahın, kim üzerinde, hangi koşullarda, hangi sonucu doğurduğunu ayrı ayrı sormak gerekiyor. [4]
Birlikte gülmenin başka bir sonucu
Sosyolojik açıdan mizah, yalnızca bireyin rahatlamasıyla ilgili değil. Ortak bir dil ve aidiyet de oluşturabilir. Birbirini tanımayan insanlar, aynı çelişkiye gülerken ortak bir deneyimlerinin olduğunu fark edebilir. Yalnızlık hissi azalabilir; daha önce dile getirilemeyen bir rahatsızlık konuşulabilir hale gelebilir.
Gezi döneminin dijital mizahını inceleyen Korkut ve arkadaşları, mizahın topluluk kurma ve itirazı ifade etme işlevini ele alıyor. Bu çalışma, mizahın tek başına katılım yarattığını kanıtlayan bir deney değil. Fakat Türkiye bağlamında gülme ile dayanışmanın birlikte bulunabildiğini gösteren bir inceleme. Dolayısıyla mizahı yalnızca uyuşturan bir araç olarak tarif etmek, onun insanları birbirine yaklaştıran tarafını gözden kaçırır. [5]
Aynı kahkaha bir kişiye “Yalnız değilim” dedirtirken, bir başkasında “Herkes biliyor ama hiçbir şey değişmiyor” düşüncesini pekiştirebilir. Bu iki ihtimali ayırmadan kahkahanın toplumsal etkisi hakkında hüküm vermek zor.
Eleştiri tüketildiğinde
Benim asıl merak ettiğim, eleştirinin sürekli tüketilen bir içeriğe dönüşmesi. Bir yanlış oluyor, esprisi yapılıyor, paylaşılıyor, ardından bir yenisi geliyor. Önceki olayın sonucu belirsizken yeni olayın esprisi hazır oluyor. Böyle bir döngüde izleyicinin gündemden haberdar kalmasıyla meselelerin peşinde kalması birbirinden uzaklaşabilir.
Burada içerik üreticisinin niyetini bildiğimi iddia edemem. İnsanları düşündürmek isteyen biri, istemeden rahatlatıcı bir kapanış da sunabilir. Ayrıca izlenme ve paylaşımın başarı sayıldığı bir ortamda, bir içeriğin ne kadar dolaştığı görünürken okurun daha sonra neyi araştırdığı, neyi takip ettiği görünmez kalabilir. Bu, bütün yayınlara ilişkin ölçülmüş bir sonuçtan çok, üretim ve tüketim biçimimize dair sorgulanması gereken bir ihtimal.
Bir videoyu paylaşmak da elbette bir ifade biçimidir; değersiz değildir. Fakat kendimizi ifade etmiş olmak, meselenin devamını takip ettiğimiz anlamına gelmez. “Ben de bunun farkındayım” demenin verdiği tatmin, bazı durumlarda merakın devamına yetebilir; bazı durumlarda onun yerini alabilir.
Bu ayrımı araştırmak isteseydik yalnızca insanların ne kadar güldüğünü sormak yetmezdi. Sonrasında bilgi arayıp aramadıklarına, olayın sonucunu takip edip etmediklerine ve etkileri olabileceğine ilişkin inançlarına da bakmamız gerekirdi. Önceden umutsuz olan insanların bu tür içeriklere yönelmesiyle, içeriklerin umutsuzluk yaratması aynı şey değildir. Televizyon programını, kısa videoyu ve bir dayanışma ortamında üretilen espriyi de tek bir etki altında toplamak doğru olmaz.
Bu sorunun içinde ben de varım
Ben de hiciv yazıyorum. Dolayısıyla bu soruyu yalnızca ekranın öteki tarafındakilere soramam. Bir metnim çok güldürdüğünde neyi başardığımı düşünüyorum? Çelişkiyi görünür kılmayı mı? Okurun zihninde yeni bir soru açmayı mı? Yoksa ikimizin de zaten bildiği bir yanlışı, birlikte gülüp geçebileceğimiz hale getirmeyi mi?
Her metnin okura bir görev vermesi gerekmiyor. İnsanları sürekli öfkeli tutmak da bir amaç olamaz. Hayatı zaten ağır olan birinin gülmesini, toplumsal sorumluluktan kaçış gibi görmek istemiyorum. Kamusal tepkinin tek biçimi yok; insanların zamanı, güvencesi ve hareket alanı da eşit değil.
Ancak bu hassasiyet, kendi yazdığımın etkisini sorgulamama engel olmamalı. Bir yanlışın acısını hafifletirken onun nedenlerini de görünür kılıyor muyum? Okurun önünde düşünmeye devam edebileceği bir alan mı bırakıyorum, yoksa her şeyin anlaşıldığı hissini veren güzel bir son cümle mi?
Mizahın değeri, yalnızca güldürmesiyle veya mutlaka bir davranış doğurmasıyla ölçülemez. Fakat eleştirel bir içeriğin çok sevilmesi de eleştirdiği düzeni sarstığının kanıtı değildir. Aynı şekilde, hemen görünür bir sonuç üretmemesi, hiçbir etkisi olmadığı anlamına gelmez.
“İzahı olmayan şeyin mizahı olur” derken belki şu soruya da yer açabiliriz: Mizahını yaptığımız şeyin izahını aramayı sürdürüyor muyuz?
Güldükten sonra yanlış hâlâ oradaysa, bizim onunla ilişkimizde ne değişti?