Topic
Aç-Ye
Adı isim değil, emirdir. İki heceyle bilinçaltına verilen buyruğun, raftan aldığın an başlayan sonsuz döngünün ve sana hiç yalan söylemeyen o dürüst totemin fantastik destanı.
Geçen gün markette, reyonların arasında dolaşırken onunla karşılaştım. Sıradan bir ürün gibi duruyordu. Ama değildi. Elimi ona doğru uzattığım an fark ettim: bunun bir aurası vardı. Bir tılsımı. Bir totemi. Ve üstünde, iki hecelik bir kader yazılıydı: Aç-Ye.
Durun ve düşünün. Bu bir isim değil. İsimler böyle olmaz. Bir isim tanıtır, süsler, cazip kılar. Bu ise emir. Fiil. Hem de iki tane, arka arkaya, hiçbir yumuşatma olmadan: Aç. Ye. Bir sıfat yok. Bir “leziz”, bir “çıtır”, bir “yeni nesil” yok. Sadece, doğrudan bilinçaltına gönderilen çıplak bir buyruk. Bu bir marka değil; iki heceye sığdırılmış bir büyü.
Temas anı
Ürünü raftan aldığın an tılsım harekete geçiyor. O saniyeden itibaren hayatına kaldığın yerden devam edemiyorsun. Neydi o yapman gereken önemli iş? Unuttun. Kiminle buluşacaktın? Silindi. Artık tek bir şey var: aç, ye. Ve 24 saat sonra, saat şaşmadan, ayakların seni yeniden markete taşıyor. Çünkü döngü başladı — ve döngünün adı ürünün üstünde açık açık yazıyor.
İşin dâhiyane tarafı şu: bir emre itiraz edemezsin. “Hayır, açmayacağım” diyemezsin, çünkü gramer buna izin vermiyor. Emir kipiyle tartışılmaz. Ona yalnızca uyulur.
Üreticiye sonsuz şükran
Burada asıl teşekkür edilmesi gereken bir incelik var. Başka ürünler niyetlerini saklar. Adının arkasına gizlenir, sana ne yapman gerektiğini söylemez. Sen o ürünü elinde tutar, çaresizce bakarsın: Ne yapacağım şimdi bununla? Koklayacak mıyım? Tapacak mıyım? Toprağa gömüp baharı mı bekleyeceğim?
Ama Aç-Ye öyle değil. O sana yol gösteriyor. Kör karanlıkta elinden tutup diyor ki: evladım, önce aç, sonra ye. Bu kadar basit. Bu netlik, bu dürüstlük bu çağda başka nerede var? Üretici bize bunu söylemeseydi kim bilir ne hatalar yapardık; ürünü ters tutar, yanlış uçtan dener, belki de yıllarca ne yapacağımızı bilemez öylece bakardık. Bu rehberlik için sonsuz şükran borçluyuz. Ürün bize yolu gösteriyor.
Döngü
Ve döngü kusursuz işliyor. Açarsın. Yersin. Sindirirsin. Sıçarsın. Ve 24 saat sonra totem seni yeniden çağırır; sen de itaatkâr, markete doğru yürürsün. Ertesi gün aynı. Onun ertesi günü aynı. Bir ömür, iki hecenin ritmine bağlanmış.
Zamanla bunun bir yaşam biçimi olduğunu anlıyorsun. Belki de kadim bir kehanet. Kim bilir, yüzyıllar sonra bu iki heceyi çözmeye çalışan bilginler çıkacak, tabletin başında saçlarını yolacaklar: “Demek ataları her 24 saatte bir açıp yiyorlardı. Ne mistik, ne disiplinli bir uygarlık.”
Ya diğerleri de öğrenirse?
Asıl baş döndürücü ihtimal şu: ya bu sır yayılırsa? Ya diğer markalar da bu iki hecelik büyünün gücünü keşfederse? Reyonlar bir gün koca bir emir ordusuna dönebilir. “Al-Kaç.” “Bak-Geç.” “Öde-Sus.” Her biri kendi küçük döngüsüyle, her biri bilinçaltına fısıldayan bir totem. O gün geldiğinde markete girmek, bir emirler korosunun tam ortasına dalmak olacak.
Ama şimdilik ortada tek bir usta var. Ve o, kartlarını açıkça masaya koymuş: adı, yapman gerekenin ta kendisi.
Son söz
Belki de itiraz etmenin bir anlamı yok. Belki de en doğrusu, totemin bilgeliğine usulca teslim olmak. Sonuçta o bize hiç yalan söylemedi. Ne bir vaat verdi ne bir şey sattı; sadece, en baştan, olduğu gibi söyledi.
Aç. Ye. Ve 24 saat sonra, tekrar.