Topic
DÖNGÜ
Nasılsak öyle mi yönetiliyoruz, yoksa yönetildikçe öyle mi oluyoruz; ilk fitili ararken bugün ateşi neyin beslediğini görebiliyor muyuz?
“Nasılsanız, öyle yönetilirsiniz.”
Bu söz, Hz. Muhammed’e (SAV) atfedilen bir rivayet olarak aktarılıyor. Ancak rivayeti zayıf kabul eden hadis değerlendirmeleri bulunduğu için, burada onu kesin olarak kendisine ait bir söz diye sunmuyorum. Sözü bir hükmün dayanağı olarak değil, üzerinde düşünmek istediğim bir sorunun başlangıcı olarak alıyorum. [1]
İlk bakışta cümle her şeyi açıklıyor gibi. Yönetene bak, yönetileni anla. Topluma bak, başına geleni açıkla. Fakat bu açıklamanın kolaylığı beni biraz durduruyor. Çünkü aynı cümle, bir insanı kendi sorumluluğuyla yüzleştirebildiği gibi, uğradığı haksızlığı hak ettiğine de ikna edebilir.
Bir yönetimin oluşumunda toplumun payını konuşmakla, o toplumdaki herkesin yaşadığı her şeyi hak ettiğini söylemek arasında büyük bir mesafe var. Ben o mesafeyi atlamak istemiyorum.
Bir de cümleyi tersinden okumak istiyorum: Nasıl yönetildiğimiz, zamanla nasıl insanlar olduğumuzu etkiliyor olabilir mi?
Yönetim dediğimiz nerede başlıyor?
Bir ülkenin yönetimini düşünürken gözümüz büyük binalara, makamlara, kararlara gidiyor. Oysa yetkiyle kurduğumuz ilişkinin daha küçük alanları da var. Bir işyerinde, bir apartmanda, bir ailede; birinin sözünün diğerinden daha fazla ağırlık taşıdığı her yerde, gücün nasıl kullanıldığına dair bir tercih ortaya çıkıyor.
Başkalarından açıklama beklerken kendimiz açıklama yapmayı gereksiz bulabiliyoruz. Bize sorulan soruyu saygısızlık sayıp kendi sorularımızı hak olarak görebiliyoruz. Yetki sahibi olduğumuzda, daha önce eleştirdiğimiz davranışların gerekçeleri birden çoğalabiliyor.
Bunlar bir aileyle bir devleti aynı saymak için yeterli değil. Ölçek, hukuk, yaptırım gücü ve sonuçlar farklı. Ama kendime şu soruyu sormamı sağlıyor: Yönetim anlayışı dediğim şey, yalnızca beni yönetenlerin sahip olduğu bir özellik mi? Ben bir başkasının hayatını etkileyebildiğimde nasıl davranıyorum?
Kayırılmak bana haksızlık gibi gelmiyorsa, yalnızca başkasının kayırılmasına mı karşıyım? Bir ilke, bana zarar verdiği gün de ilke olarak kalıyor mu? Seçtiğim kişinin davranışını değerlendirirken, seçmediğim kişiye uyguladığım ölçüyü koruyabiliyor muyum?
Bu sorular, toplumun yönetim üzerindeki etkisini yalnızca seçim gününe sığdırmamayı gerektiriyor. Neyi talep ettiğimiz, hangi davranışı başarı saydığımız, neyi mazur gördüğümüz de bu ilişkinin içinde. Yetki vermek önemli; fakat yetkiyi verdikten sonra kendi ölçümüzü askıya alıp almadığımız da önemli.
Ya yaşadığımız düzen bize bir şey öğretiyorsa?
Şimdi aynı ilişkiye öteki taraftan bakalım. İşini kurala uygun yaptığında bekletildiğini, bir tanıdık bulduğunda işinin çözüldüğünü tekrar tekrar deneyimleyen birini düşünelim. Başlangıçta buna itiraz ediyor. Sonra yoruluyor. Sonunda o da bir tanıdık arıyor.
Bu bir düşünce örneği; bütün insanların aynı yolu izleyeceği iddiası değil. Ama davranışı yalnızca kişinin karakteriyle açıklamanın neyi eksik bırakabileceğini gösteriyor. İnsan o yöntemi doğru bulduğu için mi kullanıyor, başka türlü işinin görülmeyeceğine inandığı için mi? Dışarıdan aynı görünen davranışın arkasında farklı nedenler bulunabilir.
Albert Bandura’nın sosyal bilişsel kuramı, insanı toplumsal koşulların hem etkilediği hem de bu koşulları etkileyen bir özne olarak ele alır. Karşılıklı nedensellik yaklaşımında, kişinin düşünceleri, davranışları ve çevresi birbirinden kopuk değildir. Bu, belirli bir toplum için verilmiş bir teşhis değil; insanı bütünüyle özgür bir başlangıç noktası veya çevresinin edilgen bir ürünü saymadan düşünmemize yardımcı olan bir çerçevedir. [2]
Böyle bakınca yönetim, yalnızca karar veren bir yapı olmaktan çıkar. Hangi davranışın işe yaradığını da gösterir. Yazılı olarak eşitlik vaat edilirken uygulamada yakınlık ödüllendiriliyorsa, insanlar hangi bilgiye güvenecektir? Söylenen kurala mı, işleyen kurala mı?
Elbette koşulları anlamak, her davranışı mazur görmek değildir. Fakat davranışın hangi koşullarda ortaya çıktığını görmeden yalnızca ahlak çağrısı yapmak da açıklamanın yarısını dışarıda bırakır. Dürüstlüğü övüp dürüst davranmayı sürekli pahalı hale getiren bir işleyiş, verdiği sözle verdiği ders arasında nasıl bir ilişki kuruyor?
Bir park cezasının gösterdiği
Fisman ve Miguel’in New York’taki diplomatların park ihlallerini incelediği araştırma, toplumsal normlarla yaptırımların birlikte düşünülmesi için somut bir örnek sunuyor. Diplomatik dokunulmazlık nedeniyle yaptırımın çok sınırlı olduğu dönemde, geldikleri ülkelerdeki yolsuzluk göstergeleri daha yüksek olan diplomatların daha fazla ödenmemiş park ihlali biriktirdiği görüldü. Yaptırım imkânları güçlendirildiğinde ise ödenmemiş ihlaller keskin biçimde azaldı. Araştırma, hem taşınan normların hem de kuralların uygulanmasının önemine işaret ediyor. [3]
Diplomatlar toplumlarının tamamını temsil etmez; park ihlalleri de bütün yönetim sorunlarını açıklamaz. Bu bulgudan ülkelerin değişmez ahlaki karakterlerini çıkarmak doğru olmaz. Yine de örnek iki kolay açıklamayı zorlaştırıyor: Davranışı yalnızca insanın geçmişine bağlamak da yalnızca mevcut kurala bağlamak da yetersiz kalabiliyor. Üstelik davranışın değişmesi, kişinin bütün değerlerinin aynı anda değiştiğini göstermez.
Bir düzenin iyileşebilmesi için önce herkesin iç dünyasının değişmesini beklemek zorunda mıyız? Yoksa adil ve tutarlı uygulamalar, insanların birbirinden ne beklediğini de zamanla değiştirebilir mi?
İlk fitili kim ateşledi?
Burada dönüp başlangıcı arıyorum. Önce toplum mu yönetimi kendine benzetti? Önce yönetim mi toplumu kendi işleyişine alıştırdı?
Belirli bir olayın başlangıcını araştırmak mümkün olabilir. Bir ayrıcalık hangi kararla tanındı, bir denetim ne zaman kaldırıldı, bir uygulama nasıl yerleşti? Bunlar somut tarihsel sorulardır. Fakat bütün bir toplum–yönetim ilişkisi için tek bir ilk an göstermek çok daha zordur. Bugünkü yöneticiler de bugünkü yurttaşlar da kendilerinden önce kurulmuş kurumların, alışkanlıkların ve çatışmaların içine doğar.
Bu nedenle başlangıcı araştırmakla, mutlaka tek bir başlangıç olması gerektiğini varsaymak aynı şey değil. Üstelik bir davranışı ilk ortaya çıkaran neden, onun sürmesini sağlayan nedenle aynı olmayabilir. Başta zorunluluk diye benimsenen bir yöntem, zamanla alışkanlığa; alışkanlık bir çıkar ilişkisine; o çıkar ilişkisi de değişime karşı dirence dönüşebilir. Bu her durumda gerçekleşen bir yasa değil, belirli örneklerde izini sürebileceğimiz bir süreç ihtimali.
Bir kayırma örneği düşünelim. Önce bir kişi yakını için istisna istiyor. Yetkili bunu kabul ediyor. İşini böyle gördürenlerin sayısı arttıkça, tanıdık aramak daha makul görünmeye başlıyor. Tanıdığı olmayan da hakkına ulaşabilmek için aynı yolu arıyor. Sonunda yetkili “Herkes bunu istiyor”, yurttaş “Başka türlü olmuyor” diyor.
Birbirini besleyen bir geri besleme döngüsü oluştuğunu varsayabiliriz. İki taraf da diğerini gerekçe gösterirken davranış tekrar ediliyor. Ama karşılıklı etki, başlangıçtaki talebi ve o talebi kabul eden kararı görünmez kılmaz. Döngü demek, sorumlusu olmayan bir olay demek değildir.
Aynı döngüde, farklı güçlerle
Halkı önemli bulmamın nedeni, her yanlışı halka yüklemek istemem değil. Yetkiyi veren, desteğini sürdüren veya geri çeken insanların bu ilişkinin dışında olmadığını düşünüyorum. Ancak halk dediğim tek bir irade değil. Destekleyen, karşı çıkan, seçenek bulamayan, değişim isteyen ve sonuçlardan farklı ölçülerde etkilenen insanlar var.
Bir tercihin sonuçları üzerinde etkili olmakla, o sonuçların tamamını kontrol etmek de aynı şey değil. Seçme imkânı, bilgiye erişim, denetim yolları ve itirazın maliyeti, sorumluluğu değerlendirirken hesaba katılmalı. Sessizliğin kendisi bile tek başına onay kanıtı sayılamaz.
Öte yandan kuralları koyan, kaynakları dağıtan ve yaptırım uygulayabilen bir makamla, o makamın kararları altında yaşayan kişinin gücü eşit değildir. Sıkışmış birinin kendine çıkış aramasıyla, bu sıkışmayı başkaları üzerinde kullanabilen kişinin tercihini aynı ağırlıkta değerlendiremem.
Ben burada iki şeyi birlikte tutmak istiyorum: İnsanların hareket alanları eşit değil; buna rağmen herkesin kendi hareket alanında sorabileceği sorular var. Gücü daha fazla olanın sorumluluğu büyürken, gücü daha az olanın varlığı bütünüyle silinmiyor.
Açıklamak, hak ettirmek değildir
“Nasılsanız, öyle yönetilirsiniz” cümlesinin beni en çok düşündüren yanı, açıklamadan yargıya ne kadar kolay geçebilmesi. Bir toplumun davranışları yönetim biçimine katkıda bulunabilir. Buradan, o toplumdaki insanların uğradıkları haksızlığı hak ettikleri sonucu çıkmaz. Nedensel bir pay ile ahlaki bir hak ediş aynı şey değildir.
Bir insanın tercihinin yanlış olması, haklarının ortadan kalkmasını gerektirmez. Bir yönetime destek vermiş olması, daha sonra soru soramayacağı anlamına gelmez. Kendisinin de kusurları bulunması, adalet istemesini geçersiz kılmaz. Aksi halde hesap sorabilmenin şartını kusursuzluk yaparız; geriye hesap sorabilecek kimse kalmaz.
Fakat bu ayrım, kendime bakmayı ertelememin bahanesi de olamaz. Başkasının gücü karşısında talep ettiğim sınırları, kendi gücüm için de kabul ediyor muyum? Desteklediğim yönetimin denetlenmesini, ona güvensizlik saymadan isteyebiliyor muyum? Bir ayrıcalık bana sunulduğunda, onun başka biri için ne anlama geldiğini görebiliyor muyum?
“Önce halk değişsin” diyerek yönetimin sorumluluğunu ertelemek de “Önce yönetim değişsin” diyerek bütün kişisel sorumluluğu askıya almak da aynı bekleyişi uzatabilir. İnsanların davranışlarıyla kurumların işleyişini birlikte düşünmek, bir tarafı ötekine mazeret yapmamayı gerektiriyor.
İlk fitili kimin ateşlediğini bilmek, geçmişi anlamak için önemli olabilir. Ama o bilgi, bugün ateşi kimin beslediğini, kimin söndürebilecek araçlara sahip olduğunu ve kimin yalnızca yanmaktan kaçmaya çalıştığını tek başına söylemez.
Nasılsak öyle yönetiliyor, yönetildikçe de biraz öyle oluyor olabiliriz. Peki bu ilişkinin içinde, birbirimize neyi öğretmeye devam ediyoruz?