Topic

NOKTALAMA

Cümlenin başında, ortasında, sonunda; bazen de cümlenin yerine. Her duyguya yetişen bir küfrün mesaisi ve bütün işlerin üzerine kaldığı masum bir organ.

Türkçede nokta vardır, virgül vardır, ünlem vardır. Bir de bunların hepsinin işini tek başına üstlenmiş, sigortasız çalışan bir ifade vardır: “Amına koyim.”

Cümlenin başına gelir, ortamı hazırlar. Ortasına girer, anlatanı biraz dinlendirir. Sonuna yerleşir, söylenenin teslim alındığına dair kaşe basar. Bazen cümle hiç gelmez. Kendisi gelir, biraz durur, meseleyi anlatır ve gider. Özne yok, nesne belirsiz, bağlam ağır. Buna rağmen masadaki herkes anlamıştır.

Türkçenin bazı sohbetlerde geldiği verimlilik seviyesi budur: Dört kişinin beş ayrı duyguyu iki kelimeyle görüşüp karara bağlaması.

Her pozisyona uygun personel

“Amına koyim, otobüs kaçtı.” Üzüntü.
“Otobüs, amına koyim, tam ben gelirken kalktı.” Olay yeri inceleme.
“Otobüs kaçtı amına koyim.” Sonuç raporu.

Aynı ifade, üç ayrı departman. İnsan kaynakları böyle çalışan bulsa yemek kartını bile fazla görür; “Sen zaten her koşula uyum sağlıyorsun” der.

Gol yersin, ağzından o çıkar. Gol atarsın, yine o çıkar. Takım küme düşer, oradadır. Şampiyon olur, kupanın yanında yine onu görürsün. Maçın sonucuna göre pozisyon almıyor. Kuruma bağlılığı var.

Yemeğin tadına bakarsın: “Çok güzel olmuş amına koyim.” Aşçı memnun. Hesap gelir: “Amına koyim.” Bu defa işletme muhasebesi değerlendiriliyor. İfade aynı, hizmet alanı değişmiş.

Yıllardır görmediğin arkadaşın çıkagelir, şaşırırsın; ona da yetişir. Telefon yere düşer, yetişir. Telefonun ekranı sağlam çıkar, sevince de yetişir. Kırk saniye içinde felaket yönetimiyle şükür hizmetlerini birlikte yürütür.

İngilizce kursunda “Kendinizi ifade edin” diyorlar. Biz bazı masalarda kendimizi, komşuyu, hava durumunu ve ligin kalan haftalarını bununla ifade ediyoruz. Yanına bir çay koyunca sohbet başlıyor.

Tonlamaya göre hizmet

Bir de yalnız başına söylendiği anlar var. Adam banka hesabına bakıyor. Telefonu yavaşça masaya bırakıyor. Uzağa dönüyor. Derin bir nefes:

“Amına koyim.”

Yanındaki “Ne oldu?” diye sormuyor. Çayı tazeliyor. Çünkü bazı kullanım biçimlerinde bu ifade, bütün ekleri tamamlanmış bir ekonomik durum raporudur.

Hızlı söylersen şaşkınlık olur. Uzatırsan yorgunluk. Dişlerinin arasından söylersen çevredekiler biraz mesafe açar. Gülerek söylersen sandalye çekerler. Kelimeler yerinden oynamadan, tonlama bütün mobilyayı yeniden düzenler.

Yazıya geçince de kendini üç harfe indiriyor: “amk.” Klavye ekonomisi. Üç harfin içine öfke, hayret, sevinç, bezginlik sığıyor. Resmî yazışmalarda bir talebi anlatmak için üç ek, iki imza, bir üst yazı gerekiyor. Burada ekler doğrudan sesin içinden geliyor.

Üstelik “koyayım”ın bir yerlerde “koyim”e dönüşmesi bile ifadeye ayrı bir acelecilik katıyor. İnsan cümlenin sonunu bekleyemiyor; aradaki heceyi de yolda bırakıyor. Duygu yoğun, sevkiyat acil.

İlgili birimin konuyla ilgisi yok

Buraya kadar ifadenin çalışkanlığını takdir ettik. Şimdi sürekli göreve çağrılan öteki tarafı dinleyelim.

O organın suçu ne?

Otobüsü o mu kaçırdı? Telefonu o mu düşürdü? Takımın savunmasını o mu kurdu? Makarnayı o mu fazla haşladı? İnternetin çekmediği odada modemin arkasına saklanıp sinyali mi kesiyor?

Hayır. Fakat şikâyetlerin tamamı aynı adrese gidiyor.

Bir müşteri hizmetleri masası olsa ilk gün kapanırdı. Sabah trafik, öğlen yemek, akşam maç, gece hayatın anlamı. Herkes sinirli, kimse dosya numarası vermiyor. Organ günün sonunda bir dilekçe yazacak olsa gayet haklı olarak şunu sorardı:

“Tarafıma yöneltilen başvuruların önemli bir bölümü belediye, telekomünikasyon ve teknik servis kapsamındadır. Neden hepsi bana sevk ediliyor?”

Hele cansız eşyalara söylendiğinde durum iyice tuhaflaşıyor. Yazıcı kâğıt sıkıştırmış. Adam eğilmiş, cihazın içine bakıyor, ardından aynı cümle. Yazıcının o güne kadar kendisinin de bilmediği bir anatomik özelliği ortaya çıkıyor. Garanti belgesinde yok. Yetkili servis de şaşkın.

İki erkek birbirine kızıyor; konuşmanın ortasına, orada bulunmayan bir kadın bedeni çağrılıyor. Tartışma park yeri yüzünden çıkmış. İlgili organın ehliyeti bile yok.

Bir fiile verilen yetki

Bir de şu “koymak” fiilinin kariyerine bakmak lazım. Bardağı masaya koyuyoruz. Anahtarı cebimize koyuyoruz. Çorbaya tuz koyuyoruz. Gayet çalışkan, gündelik, kendi hâlinde bir fiil. Sonra bu kalıba giriyor; birden ses kalınlaşıyor, omuzlar genişliyor, kelimeye güvenlik görevlisi gelmiş gibi oluyor.

Ne değişti?

Bir bedene yönelen cinsel çağrışımın, öfkeyi büyütmek veya karşıdakini küçültmek için kullanılabilmesi üzerinde durmaya değer. Yakınlığın ve karşılıklı isteğin parçası olabilecek bir şey, bu dilde nasıl üstünlük gösterisine dönüşüyor? “Yapan” tarafa güç, “yapılan” tarafa aşağılanma dağıtan hesabı kim kurmuş? Biz cümleyi devralırken o hesabı da mı devralıyoruz?

Bunları sormak için her söyleyenin kafasında aynı sahnenin canlandığını düşünmek gerekmiyor. Otobüsü kaçıran adam muhtemelen yalnızca otobüsü kaçırdığına üzülüyor. O an ne anatomi düşünüyor ne toplumsal tarih. Hatta ne söylediğini, tekrar sorana kadar fark etmeyebilir.

Zaten ilginç olan da bu. Bir ifade, kelime kelime dinlendiğinde son derece belirli bir çağrışım taşırken, kullanımda “Of”, “Vay be”, “Yeter artık” ve “Seni gördüğüme sevindim” işlerini üstlenebiliyor. Söyleyenin kastı değişiyor. Kalıbın içindeki beden yerinde duruyor.

Alışkanlığın sesi

“Ben o anlamda söylemiyorum” diyen biri gerçekten o anlamda söylemiyor olabilir. Bunu teslim etmek gerekir. Her küfürden bir karakter raporu çıkaramayız. İnsanların arkadaşlık dili, mizahı, yetiştiği ortam ve o anki duygusu birbirinden farklıdır. Aynı söz bir masada kahkaha doğururken başka bir yerde incitebilir.

Fakat niyetimizin içinde bulunmayan bir şey, dilimizin içinde yaşamaya devam edebilir mi?

Bir kelimeyi artık düşünmeden söylememiz, içindeki eski çağrışımların bütünüyle silindiğini mi gösterir; yoksa onları fark etmeyecek kadar alıştığımızı mı? Kadınların da aynı kalıbı kullanabilmesi, bu soruyu ortadan kaldırır mı? Bir alışkanlık dolaşıma girdikten sonra kendisini taşıyan herkesin cinsiyetini kontrol etmiyor.

Burada kimseye ağız temizliği denetimi yapacak değiliz. Günün sonunda insanın ayağı sehpanın köşesine çarpıyor. O anda kimsenin “Bu deneyim beni bedensel açıdan olumsuz etkiledi” demesi beklenemez. Sehpa da zaten o ciddiyeti hak etmiyor.

Ama acıyan ayakla, suçlanan organ arasındaki mesafe yine de komik. Ayağın serçe parmağı olay yerinde. Sehpa delilleriyle ortada. Dil, dosyayı alıp bambaşka bir yere gönderiyor. Biz de bu tuhaf sevkiyatı yıllardır sorgulamadan sürdürebiliyoruz.

Belki farkındalık, tam da kendi ağzımızdan çıkana bir an yabancılaşabilmekte. Çok tanıdık olduğu için duymadığımız şeyi yeniden duymakta. Gülmek de buna yardımcı olabilir. İnsan bazen savunduğu bir alışkanlığın ne kadar tuhaf olduğunu, ona gülünce fark eder.

Bu kadar esnek bir ifadenin başarısında şaşılacak bir şey var: Duygularımızın neredeyse tamamına yer açarken, dönüp dolaşıp aynı bedene uğruyor. Sevinç değişiyor, öfke değişiyor, dert değişiyor. Adres değişmiyor.

Bir gün o organ dile gelip “Benim bu işlerle bir ilgim yok” dese, masada kısa bir sessizlik olurdu herhâlde.

Sonra içimizden biri, samimiyetle hak verip şöyle derdi:

“Doğru söylüyor amına koyim.”

İşte alışkanlık dediğimiz şey, bazen kendisine yöneltilen itirazı bile kendi ağzıyla onaylıyor.