Topic

ERROR

Yönetimler değişirken aynı sorunlara dönüyorsak, seçtiklerimiz kadar seçimlerimizi ve gücü yönetip denetleme biçimimizi de sorgulamak gerekmez mi?

Bir deney yaptığımı düşünüyorum. Malzemeyi değiştiriyorum, aynı sorunla karşılaşıyorum. Başka bir malzeme deniyorum, sorun yeniden ortaya çıkıyor. Bir süre sonra yalnızca malzemeye bakmayı bırakıp yöntemi incelemem gerekir.

Yoksa her başarısız denemenin ardından, henüz doğru malzemeyi bulamadığımı söyleyerek aynı işlemi sonsuza kadar sürdürebilirim.

Yönetim üzerine düşünürken de bu soru aklıma geliyor. Farklı dünya görüşleri, farklı vaatler, farklı kadrolar altında yolsuzluk, liyakatsizlik ve kayırmacılık gibi sorunlarla yeniden karşılaşıyorsak, neyi değiştirdiğimizi sormamız gerekmez mi?

Toplum bir laboratuvar değil. Koşullar aynı kalmaz, insanlar birbirinin yerine konulabilecek özdeş parçalar değildir. Her yönetimin yaptığını aynı sayamam. Ama farklılıkları konuşmak, tekrar eden işleyişi görmeme engel olmamalı.

Kimlerin yönettiğini değiştirmekle, yönetme biçimini değiştirmek arasında ne kadar mesafe var?

Yetkiyi veren

Ben bu soruya yalnızca yönetim koltuğundan bakmak istemiyorum. O koltuğa oturma yetkisini veren halkı, resmin kenarına koyamam. Halk, yapılanları sonradan izleyen bir seyirci olarak düşünülünce, seçimin sorumluluğu da sandık kapanırken sona ermiş gibi oluyor.

Oysa birini seçerken neyi ödüllendirdiğimiz, seçtikten sonra neyi mazur gördüğümüz ve hangi noktada desteğimizi sorguladığımız da bu ilişkinin içinde.

Elbette halk dediğim tek bir kişi değil. Aynı toplumda destekleyen, karşı çıkan, fikrini değiştiren, seçenekleri yetersiz bulan insanlar var. Bir yönetimin her kararını herkese yükleyemem. Oy vermek de daha sonra yapılacak her şeyi önceden onaylamak anlamına gelmez.

Fakat yanlış ortaya çıktığında ne yaptığımızı sorabilirim.

Başkasının yaptığına öfkelenip desteklediğimiz kişinin yaptığını şartlarla açıklıyorsak, itirazımızın neye olduğunu biraz durup düşünmeliyiz. Aynı davranış, yalnız yapan değiştiği için bizim gözümüzde değişiyorsa, ortada nasıl bir ölçü var?

Bir ayrıcalığı, bize kapalıyken haksızlık; bize açıldığında nihayet hakkımızın verilmesi olarak görebiliriz. Kayırılmayı eleştirirken, kendimiz için bir kapı aralandığında hayatın zaten böyle işlediğini söyleyebiliriz. Bu geçiş her zaman büyük sözlerle yapılmaz. Bazen tek bir cümle yeter: “Biz yapmasak başkası yapacak.”

O cümleden sonra eleştirdiğimiz düzenin neresinde duruyoruz?

Yetkiyi kullanan

Halkın sorumluluğunu merkeze koymak, yönetimin sorumluluğunu hafifletmez. Kararı veren, kaynağı kullanan, sonuç doğuran yetkiyi elinde tutan yönetimdir. “Halk bizi seçti” sözü, yapılan her işlemin doğruluğunu kendiliğinden göstermez.

Seçilmiş olmakla haklı olmak arasında otomatik bir bağ kurulduğunda, denetim de kolayca iradeye müdahale gibi algılanabilir. Oysa verilen yetkinin hesabını sormak, o yetkiyi vermiş olmanın inkârı mıdır?

Burada halkın önemi yeniden ortaya çıkıyor. Desteklediğim yönetim denetlendiğinde bunu bana yapılmış bir saldırı gibi görüyorsam, benim adıma kullanılan gücü kendi elimle sorgulanamaz hâle getiriyor olabilir miyim?

Bir yönetimin iyi niyetine inanabilirim. Ama iyi niyete duyduğum inanç, denetime duyulan ihtiyacın yerine geçebilir mi? Kendinden emin bir yönetimin de yanılabileceğini kabul etmeyen bir güven, bir süre sonra kimin işine yarar?

Yetkiye talip olan

Yönetimde hata veya usulsüzlük varsa, hukuk içinde soru sormak ve hesap istemek gereklidir. Bunu muhalefetin yapması da doğaldır. Muhalefetin görevi, yönetimin açıklamalarını sessizce dinleyip sıranın kendisine gelmesini beklemek olamaz.

Ancak hesap soranın siyasi bir hedefi de bulunabilir. Rakibinin güven kaybetmesini, kendisinin destek kazanmasını isteyebilir. Bir yanlışın ortaya çıkarılması kamuya yarar sağlarken, onu ortaya çıkarana siyasi kazanç da getirebilir.

Bunda tek başına bir çelişki görmüyorum. Benim sorguladığım, bu çıkar yokmuş gibi kurulan ahlaki üstünlük.

“Siyasi çıkarın olmasın” demiyorum. “Siyasi çıkarın yokmuş gibi ahlaki üstünlük kurma” diyorum.

Üstelik bu soruyu sormam, ortaya konulan iddiayı geçersiz kılmaz. Hesap soranın amacı tartışmalı olabilir; sorduğu hesabın dayanağı yine de sağlam olabilir. Niyet tartışmasını, yönetimin cevap vermekten kaçacağı başka bir kapıya dönüştürmek istemem.

Kimsenin içinden geçeni kesin olarak bilemem. Ama bir ilkenin, sahibinin çıkarına ters düştüğünde de korunup korunmadığını sorgulayabilirim.

İtirazın bu yetkinin denetimsiz kullanılmasına mı, yoksa şu anda başkasının elinde olmasına mı?

Benim için muhalefete yöneltilecek merkezî soru bu. Eleştirilen şeyin yarın kendisine de yasak olmasını kabul ediyor mu? Bugün hesap sormasını sağlayan imkânların, yarın kendisinden hesap sorulurken de işlemesini istiyor mu?

Yönetimin değişmesi için duyulan istekle, yönetimin sınırlandırılması için duyulan istek aynı olmayabilir. Birincisi koltuğa yaklaştıkça güçlenirken ikincisi zayıflıyorsa, neyin değişmesini bekliyoruz?

İşleyiş

Sistem derken yönetim ve denetleme sistemini kastediyorum: Gücün nasıl verildiğini, nasıl kullanıldığını ve nasıl hesap verdiğini. Bu ilişkilerin yalnızca yazılı kurallarda değil, kabul ettiğimiz davranışlarda da karşılığı var.

Bir düzen, yanlış davranana avantaj, itiraz edene maliyet çıkarıyorsa; yalnızca daha iyi insanlar seçerek ne kadar ilerleyebiliriz?

Dürüst kalmak sürekli kişisel fedakârlık gerektirirken, sınırları esnetmek ödüllendiriliyorsa, bütün umudumuzu yönetecek kişinin karakterine bağlamak yeterli olur mu? O kişi görevden ayrıldığında, yorulduğunda veya kendi haklılığından fazlasıyla emin olduğunda neye güveneceğiz?

İyi bir yönetim düzenini yalnızca iyi insanların elinde nasıl çalıştığıyla değerlendiremem. Yanılan, çıkarını öne alan veya yetkisini aşmak isteyen biri karşısında ne yapabildiği de önemli.

Denetim, yönetimin anlayışına bağlı kaldığında; anlayışın bittiği yerde ne kalır?

Yine de “sistem böyle” deyip insanı hesabın dışına çıkarmak da kolaycılık olur. O işleyişi sürdüren, ondan yararlanan, değiştirme imkânı bulduğunda dokunmayan insanlar var. Sistem, bütün sorumlulukları içine atıp kapağını kapatabileceğimiz isimsiz bir kutu değil.

Hükümetin, muhalefetin ve halkın sorumlulukları farklı. Ama bu farklı sorumluluklar birbirine değiyor. Yönetim kendi yetkisini korumak, muhalefet aynı yetkiye ulaşmak, seçmen de o yetkinin kendi tarafında kalmasını istemekle yetinirse; denetimsizliğe kimin itirazı kalır?

Herkesin karşı olduğu bir sorun, herkesin kendisine tanıdığı küçük istisnalarla yaşayabilir.

Aynı sonuca dönmek

Deney benzetmesine burada geri dönüyorum. Malzemeyi değiştirmiş, yöntemi korumuş olabilirim. Yeni isimlerden başka sonuç beklerken, onları eski sonuca götüren imkânları yerinde bırakmış olabilirim.

Bu, insanların ve dünya görüşlerinin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Farkların varlığını kabul ederken, değişmeyen bir güç anlayışının o farkları nerede daralttığını da düşünmek isterim.

Halkın en önemli yerde durduğunu düşünmem de bundan. Yetkiyi verirken yalnızca kimin yöneteceğine bakıyorsak, nasıl yönetileceği sorusunu seçtiğimiz kişiye teslim etmiş olabiliriz. Sonra da onun iyi niyetinin sürmesini bekleriz.

Peki, seçtiğimiz kişiyi sınırlayan bir düzeni, o kişi istediğimizi daha hızlı yapabilecek durumdayken de savunur muyuz?

Ben bu sorunun dışında duramam. Bir sonucun hoşuma gitmesi, o sonuca ulaşılırken kullanılan yolu daha az sorgulamama neden olabilir. Büyük resmi gördüğümü düşünürken, kendi beklentimi resmin merkezine yerleştirmiş olabilirim.

Bu yüzden mesele yalnız “Onlar neden değişmiyor?” sorusunda kalmamalı. “Biz değişmesini istediğimiz şeyi gerçekten ne olarak tarif ediyoruz?” sorusu da orada durmalı.

Yönetim el değiştirdiğinde rahatlıyorsak, ama gücün sınırları değişmediğinde rahatsız olmuyorsak, aradığımız şey üzerinde yeniden düşünmeye değer.

Yanlışın yapılmasını mı zorlaştırmak istiyoruz, yoksa onu yapabilecek yerde bu kez bizim tercih ettiğimiz insanların bulunmasını mı?