Topic

Taahhüt Yasası

Hakaret Suçsa, Aldatmak Neden Değil?

Hukukun temel bir mantığı vardır: Bir eylem birine zarar veriyorsa, o eylemin bir karşılığı olmalıdır. Bu yüzden hakaret suçtur. Milletin seçtiği en yüksek makama, yani Cumhurbaşkanına hakaret etmek de suçtur, ve bu gayet anlaşılır bir şeydir; bir makamın onuru korunmalıdır. Buraya kadar herkes hemfikir.

Ama gelin bir an durup, madalyonun hiç konuşulmayan öbür yüzüne bakalım. Çünkü ortada, matematiksel olarak çözülmemiş, tuhaf bir denklem duruyor.

Bir makam, gücünü ve meşruiyetini nereden alır? Milletten. Yani asıl kaynak, asıl "yüksek makam" aslında milletin ta kendisidir; siyasetçi, o milletin ona emanet ettiği yetkiyi *kiralayan* kişidir. Şimdi şöyle bir soru soralım, hem de en masum haliyle: Eğer millete hakaret bir suçsa, milleti *aldatmak* neden değildir? Eğer bir vatandaşın bir siyasetçiye "yalancı" demesi hukuken kovuşturuluyorsa, bir siyasetçinin milyonlarca vatandaşa bakıp söz verip sonra o sözü tutmaması neden hukukun radarına bile girmiyor?

Düşünsenize: Sözünde durmamak, aslında en kibar tabirle, birinin aklıyla dalga geçmektir. "Sana şunu yapacağım" deyip yapmamak, karşındakine "senin hafızan zayıftır, sen unutursun, sen yutarsın" demenin nazik bir yoludur. Yani teknik olarak, tutulmayan her vaat, koca bir millete atılmış zarif bir kazıktır. Ama bu kazık o kadar zarif atılır ki, biz kazığı yiyen taraf olarak bir de "ne güzel konuştu ama" diye alkışlarız.

Peki Bu Nasıl Bir Sihirdir?

Bu ülkede bir mobilyacıya masa ısmarlarsınız, adam masayı getirmezse tüketici hakları devreye girer, savcılık kapısını aşındırırsınız. Bir kombi tamircisi "yarın geleceğim" deyip gelmezse en azından internetten kötü yorum yapıp içinizi soğutursunuz. Ama biri çıkıp koca bir şehre, koca bir millete "sizi refaha kavuşturacağım, şunu yapacağım, bunu halledeceğim" der ve hiçbirini yapmazsa... hiçbir şey olmaz. Ne iade vardır, ne garanti belgesi, ne de "beğenmedim, geri alın şu vaadi" deme hakkı.

Sözün en pahalı ama en garantisiz şey olduğu tek sektör, siyasettir. Bir tpost atarsınız, silinmezse durur; bir söz verilir, tutulmazsa buharlaşır. Sanki vaatler, seçim gecesi saat 24:00'ü geçince Külkedisi'nin arabası gibi bir balkabağına dönüşüyor ve kimse "abi balkabağını bırak, arabayı ver" diyemiyor.

İşte Çözüm: Taahhüt Yasası

Peki bu simetrisizlik nasıl düzelir? Sızlanarak değil, sistem kurarak. İşte bunun için mütevazı bir yasa tasarısı öneriyoruz. Adı: Taahhüt Yasası. Mantığı çok basit, hatta o kadar basit ki insanın "bu neden zaten yok?" diyesi geliyor:

1. Madde – Her Söz Tutanağa Geçer.
Seçim döneminde bir siyasetçinin verdiği tüm somut vaatler, tıpkı bir sözleşme gibi, tek tek resmi kayda alınır. "Gençlere iş", "emekliye refah", "şu köprüyü yapacağım" — hepsi noter tasdikli gibi bir yere yazılır. Havaya konuşmak serbesttir, ama havaya konuşulan şey artık kayıtlıdır. Rüzgâr eken, tutanak biçer.

2. Madde – Süre Dolunca Hesap Sorulur.
Verilen her vaadin bir "teslim tarihi" olur, tıpkı kargo gibi. Süre dolduğunda bağımsız bir kurul kutucukları işaretler: Yapıldı / Yapılmadı / Yerine bambaşka bir şey yapılıp "aslında bunu demek istemiştim" denildi. Sonuç ortadadır, tartışmaya kapalıdır. Çünkü kâğıt, poltergeist değildir; kendi kendine değişmez.

3. Madde – Tutmayan, Bir Daha Sahaya Çıkamaz.
Ve en tatlı kısım burası: Verdiği sözlerin belli bir oranını tutamayan siyasetçinin, bir sonraki seçime girmesi kanunen engellenir. Yani "yalan söyledin" demeye bile gerek kalmaz; sadece kendi imzaladığı karneyi gösterirsiniz. Sınıfta kalan, otomatik olarak okuldan atılır. Merak etmeyin, aç kalmazlar; bu kadar iyi konuşabilen insanlar özel sektörde motivasyon konuşmacısı olarak servet kazanır.

Ya Biz?

Kulağa ne kadar hoş geliyor değil mi? Söz veren tutar, tutmayan gider, millet de kazığı değil hizmeti yer. Ama şimdi gelin en acı ve en komik gerçekle yüzleşelim, çünkü bu işin bir de "biz" tarafı var.

Böyle bir yasa çıksa bile, asıl "taahhüt yasası" en baştan beri zaten bizim elimizde: oyumuz. Her seçim, aslında bir hesap sorma anıdır. Sözünü tutmayana "bir dahaki sefere yandın" deme gücü, dört yılda bir elimize verilir. Peki biz ne yaparız? O malum kabine girer, geçen sefer bizi kazıklayan sözleri hatırlamak yerine, bu seferki taze ve parlak sözlere bir güzel abanırız. Karnesi zayıflarla dolu olanı görürüz ama "belki bu sefer çalışır" deriz, tıpkı bozuk çıkacağını bile bile aldığımız o beşinci şarj aleti gibi.

Yani gerçek şu ki: Sözünü tutmayanı cezalandıracak en sert mahkeme, en pahalı avukat, en keskin yasa; bizim o mührü bastığımız sıradan bir el hareketinden ibaret. Sadece biz o mahkemeyi genelde "beraat" kararıyla kapatıyoruz. Belki de çıkarılması gereken ilk yasa, siyasetçiye değil, bize hafıza takviyesi zorunluluğu getiren yasadır.

Neyse. Sözü uzatmayalım — ki gördüğünüz gibi, sözün uzunu bu ülkede zaten pek tutulmuyor.