Topic
Iran vs. Islam
İran devlet aklının mezhepçi ve agresif İslam yorumunun hem kendisine hem de İslam medeniyetine verdiği zararlar üzerine eleştirel bir metin.
İran devlet aklının dini siyasal araç haline getiren çizgisi ile İslam'ın adalet, hikmet ve barış iddiası arasındaki gerilime odaklanan eleştirel bir metin.
Bugün İslam dünyasının en büyük trajedilerinden biri, din adına konuştuğunu iddia eden bazı siyasi yapıların, aslında dinin ruhuna en ağır zararı vermesidir. Bu çelişkinin en çarpıcı örneklerinden biri de İran'ın yıllardır savunduğu ve yaydığı mezhepçi, dışlayıcı ve agresif siyasal İslam anlayışıdır. İran yönetimi kendisini çoğu zaman İslam'ın temsilcisi gibi sunmakta, politik hamlelerini dini meşruiyetle süslemekte ve bölgesel nüfuz arayışını ümmetin savunulması gibi kavramlarla pazarlamaktadır. Oysa ortaya çıkan tabloya bakıldığında, bu anlayışın ne İslam'ın ahlakıyla ne adalet ilkesiyle ne de insanı önceleyen medeniyet tasavvuruyla bağdaştığı görülmektedir.
İslam'ın temel iddiası, insanı zulümden uzaklaştırmak, adaleti ayakta tutmak, fitneyi azaltmak ve farklılıklar arasında ahlaki bir düzen kurmaktır. Buna karşılık İran'ın bölgesel siyaseti uzun yıllardır birleştirmekten çok ayrıştırmakta, yatıştırmaktan çok kışkırtmakta, adalet üretmekten çok mezhep eksenli cepheleşmeyi derinleştirmektedir. Kendi ideolojik yorumunu mutlak hakikat gibi dayatırken, Sünni dünyaya karşı kuşku, baskı ve propaganda dili kullanması; farklı mezhepleri siyasi rakip değil neredeyse dinen değersiz unsurlar gibi kodlaması; dini bir rahmet dili olmaktan çıkarıp jeopolitik bir silaha dönüştürmesi, İslam'ın evrensel çağrısıyla açık biçimde çelişmektedir.
Buradaki temel sorun yalnızca bir dış politika tercihi değildir. Sorun daha derindedir: İran yönetimi, İslam'ı ahlaki bir sorumluluk alanı olarak değil, stratejik bir hegemonya aracı olarak kullanmaktadır. Oysa din, güç kazanmak için eğilip bükülen bir propaganda malzemesi haline geldiğinde, geriye kutsal bir hakikat değil, kutsallaştırılmış bir iktidar hırsı kalır. Bu yüzden İran'ın İslam adına yürüttüğü birçok faaliyet, gerçekte İslam'ın kendisine değil, devlet çıkarına hizmet etmektedir. Dinin özüyle devlet ideolojisinin birbirine karıştırılması, hem inancı bozar hem de Müslüman toplumların birbirine bakışını zehirler.
En yıkıcı sonuçlardan biri de mezhepçiliğin sistematik biçimde beslenmesidir. İran, kendi siyasal hattını korumak adına İslam dünyasını ortak ilkeler etrafında buluşturmak yerine, kırılgan fay hatlarını sürekli canlı tutan bir yaklaşım benimsemiştir. Bu yaklaşım, ümmet bilincini güçlendirmemiş; tersine, Sünni-Şii gerilimini derinleştirerek Müslüman toplumları birbirine daha da yabancılaştırmıştır. Böylece İslam medeniyetinin asıl düşmanlarıyla yüzleşmesi gereken enerji, içeride mezhep savaşlarına, karşılıklı güvensizliğe ve bitmeyen propaganda döngülerine harcanmıştır. Bir başka ifadeyle İran'ın mezhep merkezli siyasal dili, yalnızca Sünni devletlere zarar vermemiş; bizzat İslam dünyasının ortak geleceğini de sabote etmiştir.
İran'ın çelişkisi tam da burada görünür hale gelir: Bir yandan kendisini direniş, adalet ve İslam kavramlarıyla tanımlar; öte yandan Müslüman toplumlar arasında kin, korku ve kutuplaşma üretir. Bir yandan dini hassasiyetlerden söz eder; öte yandan bu hassasiyetleri politik nüfuz alanı genişletmek için araçsallaştırır. Bir yandan mazlumların savunucusu olduğunu söyler; öte yandan kendi çizgisine yakın olmayan Müslüman topluluklara karşı sert, dışlayıcı ve üstünlükçü bir dil kurar. Bu tavır, samimi bir dini duruş değil, seçici bir ahlak anlayışıdır. Seçici ahlak ise hakikatin değil, çıkarın dilidir.
Oysa İslam, yalnızca kendine benzeyene merhamet göstermeyi değil, adaleti herkes için istemeyi emreder. Yalnızca kendi mezhebini büyütmeyi değil, fitneyi söndürmeyi hedefler. Yalnızca siyasi sadakati değil, ahlaki tutarlılığı esas alır. Eğer bir yorum, İslam'ı kardeşlikten uzaklaştırıyor; farklı mezhepleri düşmanlaştırıyor; Müslüman toplumları birbirine karşı kışkırtıyor; dinin adını korku, milisleşme, propaganda ve vekalet savaşlarıyla yan yana getiriyorsa, orada durup sormak gerekir: Savunulan şey gerçekten İslam mı, yoksa İslam'ın dili kullanılarak meşrulaştırılan bir iktidar projesi mi?
İran'ın en büyük zararlarından biri, İslam dışı çevrelerin eline de güçlü bir propaganda malzemesi vermesidir. Çünkü dünya kamuoyu çoğu zaman din ile onu temsil ettiğini iddia eden siyasi aktörleri birbirinden ayırmaz. Böyle olunca İran'ın mezhepçi, sert ve saldırgan politikaları, haksız biçimde İslam'ın geneline mal edilir. Bunun bedelini ise ne rejim elitleri ne de propaganda merkezleri öder; bedeli sıradan Müslümanlar, İslamofobiyle yüzleşen topluluklar ve barışçı İslam anlayışını savunan insanlar öder. İran böylece sadece bölgeyi değil, İslam'ın küresel imajını da yaralamaktadır.
Bu nedenle mesele İran'a karşı olmak değil; İslam'ın devlet çıkarına indirilmesine, mezhepçiliğin din kisvesiyle normalleştirilmesine ve Müslüman coğrafyanın içeriden çürütülmesine karşı çıkmaktır. Asıl itiraz, dinin ahlaki çağrısına değil, o çağrının iktidar hesapları için bozulmasına yönelmelidir. Çünkü İslam, bir mezhebin jeopolitik projesi değildir. İslam, bir ülkenin bölgesel nüfuz planı hiç değildir. İslam, insanı Allah adına küçültmenin değil, Allah karşısında herkesin eşit sorumluluğunu hatırlatmanın adıdır.
Sonuç olarak İran'ın agresif, mezhepçi ve dışlayıcı İslam yorumu; ne İslam'ın rahmet iddiasıyla, ne adalet ilkesiyle, ne de medeniyet kurucu ufkuyla bağdaşmaktadır. Bu anlayış yalnızca Sünni devletlerle ilişkileri zehirlememiş, aynı zamanda İslam dünyasının kendi iç bütünlüğünü de parçalamıştır. Dini merkeze aldığını söyleyen ama sonuçta öfke, kutuplaşma ve tahakküm üreten bir siyaset, İslam'ı temsil etmiş olmaz; tam tersine, ona zarar verir.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, İran'ın devlet merkezli mezhep siyasetini İslam'ın kendisiyle özdeşleştirmek değil; tam aksine, İslam'ı bu tür siyasi istismarlardan ayırarak yeniden adalet, hikmet ve barış ekseninde düşünmektir.