Topic
iPhone Tarikatı: Isırılmış Elmanın Peşinde Toplu Delirme Sanatı
iPhone bağımlılığı, statü gösterisi ve tüketim çılgınlığı üzerine.
Bazı insanlar telefon kullanır. Bazı insanlar telefon taşır. Bir de iPhone tayfa var. Bunlar telefon almıyor; resmen cebinde kişilik yerine kullanılan pahalı bir aksesuar gezdiriyor. Telefon değil bu, utanmazlığın titanyum kasaya sarılmış hali. Adamın karakteri yok, duruşu yok, hayata dair tek yatırımını Apple Store'da yapmış; sonra elinde iPhone görünce kendini sanki Dubai'de üç gökdeleni, altı danışmanı, iki offshore hesabı varmış gibi hissediyor.
Çünkü iPhone bazıları için iletişim aracı değil, karakter protezi. Özgüveni yok, vizyonu yok, iki dakika konuşsan içinden varsayılan duvar kâğıdı çıkacak ama elinde iPhone var diye kendini halka arz olmuş şirket sanıyor. Telefonun kamerasını değil, sınıfsal hayalini parlatıyor. Ekranı silerken cihazı temizlemiyor; sosyal statüsüne cila atıyor.
Ve en komik tarafı da şu: Bu insanlar iPhone'u kullanmıyor, taşıyor. Taşımıyor, sergiliyor. Sergilemiyor, ibadet ediyor. Masaya bırakışı bile bir seremoni. Düz koymaz. Logo görünecek. Kamera adası ışık alacak. Hafif çapraz duracak. Çünkü o hareketin tercümesi şu: “Arkadaşlar, ben hayat boyu karakter inşa edemedim ama pahalı aksesuarla bu açığı kapatmaya çalışıyorum.”
Yeni model çıkınca yaşanan toplu akıl tutulması
Normal insan ne der? “Telefonum çalışıyor. Arama yapıyor. Mesaj atıyor. Kamera da fena değil. Tamam, devam.” iPhone fanatiği ne der? “Geçen seneki model artık beni temsil etmiyor.” Şu cümledeki terbiyesiz özgüvensizliğe bak. Ulan sen telefonla mı temsil ediliyorsun? Daha geçen hafta aynı cihaza “canavar gibi” diyordun. Yeni model çıktı diye bir anda sanki elindeki şey feodal dönemden kalma köylü ekipmanıymış gibi surat düşüyor.
Çünkü asıl mesele telefon değil. Asıl mesele, başkasının elindeki şeyin bir tık gerisinde kalmak. iPhone tayfanın en büyük korkusu telefonun bozulması değil; yan masadaki adamın daha yeni model çıkarması. Karşısındaki adamın kamerası bir lens fazlaysa, bunların özsaygısı yazılım güncellemesi bile almadan çöküyor. Dün “efsane cihaz” dedikleri telefon bugün “ya işte idare ediyor” seviyesine düşüyor.
Bir kamera daha eklenmiş diye kendini aristokrasiye terfi etmiş sanan insan kadar trajikomik bir şey az bulunur. Sanki telefon değil de soyluluk unvanı. Sanki kamera sayısı arttıkça aile ağacına mavi kan pompalanıyor. Şu çağın en ucuz sosyal sınıf oyunu bu: Lens arttıkça insan sanıyor ki karakter de yükseliyor.
Mağaza önünde nöbet: modern çağın premium aşağılanması
Yeni model çıkıyor. İnsanlar gidip Apple Store önünde gece sıraya giriyor. Dışarıdan bakan biri sanır ki içeride kanserin tedavisi dağıtılıyor, ölü diriltiyorlar, ev veriyorlar, vatandaşlığa alıyorlar. Yok. Sadece geçen senekinin biraz daha pahalı, biraz daha cilalı, biraz daha “bakın ben tüketim psikozuna teslim oldum” versiyonu çıkmış.
Gece kaldırımda battaniyeyle yatan yetişkin insan düşün. Elinde kahve var. Beli tutulmuş. Göz altı morarmış. Yarın iş var. Maaşı zaten yetersiz. Ama gururlu. Çünkü sabah 08.00'de dükkân açılır açılmaz alacağı telefon sayesinde kendini üç günlüğüne özel hissedecek. İnsan, bu kadar rezil olmayı neden göze alır? Çünkü satın aldığı şey telefon değil; başkalarının kıskanacağını hayal ettiği küçük bir an.
Sıradaki muhabbetler de ayrı bir trajedi. “Bu sene çerçeve çok premium olmuş.” “Hissiyatı inanılmaz.” “Renk asil duruyor.” Sanki telefon almıyorlar da müzayededen kutsal emanet topluyorlar. Ulan hissiyat dediğin şey yine annene “ekmek alıp geleyim mi” yazarken kullanılacak. Çerçeveye şiir yazman, dolandırıldığını estetik cümlelerle kabul etmenden başka bir şey değil.
Maaş yarım telefon, ego tam ekran
İşin en komik, en tokat gibi kısmı burada başlıyor. Adamın aldığı aylık maaş telefonun yarı fiyatı kadar. Ama gidip yine alıyor. Niye? Çünkü cihaz almıyor, toplumsal fantezi satın alıyor. Kirası gecikiyor, elektrik faturası gelince suratı ekşiyor, buzdolabında ketçapla yarım limon birbirine arkadaş olmuş ama elinde iPhone var diye kendini hâlâ premium sınıfta sanıyor.
Bazı insanlar aç kalmaya dayanır ama ucuz görünmeye dayanamaz. Öncelik sıralaması ters dönmüş. Birikim yok. Acil durum fonu yok. Finansal akıl yok. Ama masaya telefon koyunca milletin gözü dönsün istiyor. Ekonomik olarak yıkılmış ama estetik olarak “ben buradayım” demiş olmak, bunlara göre yeterli. Modern çağın en aptalca tesellilerinden biri bu olabilir.
Bir de bunu savunma biçimleri var: “Abi pahalı ama değer.” Ne değer lan? Sana ne kattı? Maaşın mı arttı? Hayat planın mı düzeldi? Karizman mı gerçek oldu? Hayır. Sadece yoksulluğunu daha şık bir kılıfa soktun. Fakirlik devam ediyor ama artık 4K çekiyor.
Kutu açma ayini ve kutsal jelatin anı
Telefonu alınca asıl tiyatro başlıyor. Kutu yavaş açılır. Nefes tutulur. Yüzde öyle bir ifade belirir ki sanırsın yıllardır aradığı manevi huzuru sonunda bulmuş. Kapağı kaldırıyor, içinde yine telefon var. Buna rağmen bakışlarda kutsal bir aydınlanma. Sanki kutudan cihaz değil, eksik özgüvenin tamamlanmış hâli çıkacak.
Jelatini soyma anı var ya, bazı insanların bütün manevi hayatı o harekete bağlanmış durumda. O ince plastik tabaka kalkarken yaşadıkları huşu, günlük hayatta hiçbir insana, hiçbir fikre, hiçbir değere göstermedikleri türden. Sonra telefonu eline alıp “ağırlık hissi çok iyi” diyor. Tabii iyi. Bankadaki para da aynı anda hafifliyor ama oraya bu kadar romantik bakmıyor.
Kurulum ekranı geldiğinde iyice dağılıyorlar. “Abi akıyor ya.” Elbette akıyor. Kredi limiti de akıyor. Taksitler de akıyor. Gelecek planın da akıyor. Ama bir şey seri açılınca bunu kullanıcılık değil aşk zannediyorlar. Yedikleri kazığı “kullanıcı deneyimi” diye alkışlayan insan türü çıktı bu çağda.
Ekosistem masalı: altın kaplama hamster çarkı
Ve tabii o meşhur cümle geliyor: “Ekosistem abi.” Bu lafı her duyduğumda bir yerde bir yetişkin insanın beynini bilerek tatile çıkardığını hissediyorum. Ne ekosistemi be? Yağmur ormanı mı bu? Aynı markadan telefon, kulaklık, saat, tablet, bilgisayar almışsın; buna doğa belgeseli ismi veriyorsun.
Aslında olan şey şu: Aynı şirket seni farklı boyutlarda, farklı fiyatlarla, farklı kablolarla güzelce kitlemiş. Sen buna özgür tercih diyorsun. Tokadı yemişsin ama sesi premium geldi diye mutlusun. Saatini övüyor, kulaklığını övüyor, tabletini övüyor, bilgisayarını övüyor. Çünkü artık cihaz almıyor; aidiyet satın alıyor. Normal insan marka kullanır. Bu tayfa markaya bağlanır.
Bir yerden sonra Apple kullanmıyorlar, Apple'a duygusal yatırım yapıyorlar. Şirket zarar etse cenaze namazına gidecek ruh hâline geliyorlar. Yeni ürün tanıtımını keynote değil vahiy gibi izliyorlar. CEO sahnede “bir şey daha var” dediğinde yüzlerindeki dikkat, babaları nasihat verse göstermeyecekleri ciddiyette.
Günlük hayatta premium poz, priz peşinde koşturan hayat
Günlük hayatta bunları hemen ayırt edersin. Telefonu yüzde 83 şarjdayken kabloya takar. Pil yüzde 20'nin altına düşünce panik atak seviyesinde gerilir. Kılıf seçimi NATO zirvesi ciddiyetindedir. “Şeffaf mı taksam, telefon görünsün.” Tabii görünsün. Zaten bütün mevzu, cihazın pahalı olduğunun anlaşılması.
Telefon yere düşse diz kapağını kaybetmiş gibi tepki verirler. “Bir şey oldu mu, bir şey oldu mu?” Ulan sana bir şey olmadıysa yeter. Ama yok. Aslında korktuğu ekranın kırılması değil; birkaç hafta boyunca insan içine utançla çıkma ihtimali. Ekran koruyucu çatlayınca da aile mirası yanmış gibi yüz düşüyor. Çünkü mesele eşya değil, aura. Cam tabaka çizilince sosyal sınıf makyajında çizik oluştuğunu sanıyor.
En iyisi de şu: Bu kadar premium takılıp günün sonunda herkesin prizine göz dikiyorlar. Nereye gitsen aynı cümle: “Şarjın var mı?” Telefonun fiyatı asgari ücretin üstünde, ama günün sonunda bütün vakar “abi type-c var mı” cümlesine çöküyor. Teknolojik aristokrasi beş dakika sonra duvar dibinde kablo arıyor. İmparatorluk kurmuş gibi geziyor, priz bulamayınca ilkel çağa dönüyor.
Kafede, arabada, aynada: telefonla yapılan sosyal cosplay
Kafede oturur oturmaz telefon masaya çıkar. Sonra durduk yere çevrilir. Sonra kamera silinir. Sonra ekran parlatılır. Ulan bu ne ciddiyet? Telefon mu kullanıyorsun, düğünde gelin mi hazırlıyorsun? Çünkü adam gerçekten telefona bakmıyor; kendine bakıyor. O cihaz, olmak istediği kişinin cilalı yansıması gibi çalışıyor.
Aynada çekilen fotoğraflarda yüz ikinci plandadır, asıl yıldız cihazdır. Story atarken el, telefon, kahve bardağı ve mümkünse araba direksiyonu aynı kareye girer. Neden? Çünkü mesaj şu: “Bakın, ben bir yerlere geldim.” Nereye gelmiş? Trendyol sepetine. Ek hesaba. Kredi kartı yapılandırmasına. Ama fotoğrafta bunlar yok; kamera adası var. Yeterli sanıyor.
Arabada da durum aynı. Navigasyon açmasa bile telefon konsolda durmalı. Arabanın markası önemsiz. Plastik trim gıcırdıyor olabilir. Yakıt ışığı yanıyor olabilir. Ama ortada bir iPhone varsa adam kendi gözünde premium sınıfa yükseliyor. Hayat dağılmış olabilir; cihaz manyetik tutucuda düzgün duruyorsa iç huzuru yerinde.
Kamera çok iyi ya: yüksek çözünürlüklü can sıkıntısı
Bir de şu “kamera çok iyi ya” tayfa var. Hayatında doğru düzgün kompozisyon yapmamış, ışık bilmiyor, kadraj bilmiyor, hikâye bilmiyor ama kamerayı överken sanki National Geographic editörü. Çektiği şey ne? Kendi suratının kırk sekiz varyasyonu, kahve kupası, asansör aynası, spor salonu selfiesi, gece neon ışıkları ve arabanın içinden direksiyon fotoğrafı. Sanırsın belgesel çekiyor.
Gerçekte yaptıkları şey sanat üretmek değil; can sıkıntılarını yüksek çözünürlükte arşivlemek. Fotoğraf çekmiyorlar, sosyal sınıf cosplay'i yapıyorlar. Kendilerini değil, kendileri hakkında verilmesini istedikleri kararı çekiyorlar. “Ben değerliyim.” “Ben başarılıyım.” “Ben seçkinim.” Ulan telefon arkası dışında buna dair elinde başka delil var mı?
Marka küçümsemesi: iç boşluğu işletim sistemiyle doldurmak
Bu tayfanın bir diğer hastalığı da başkasının telefonunu küçümsemek. Kendi aldığını överken yetmiyor, karşı tarafı da aşağı çekmek istiyor. “Abi Android kullanamam ben ya.” Niye? Elektrik mi çarpıyor? Yok. Çünkü bazı insanların hayatındaki tek üstünlük alanı telefon markası. Oradan tutunuyor. Başka yerde kendini öne çıkaramıyor.
Adamın kariyer farkı yok, kültür farkı yok, görgü farkı yok; bari cihaz farkı olsun istiyor. İçindeki boşluğu işletim sistemiyle doldurmaya çalışan yetişkin, bu çağın en acıklı figürlerinden biri. Teknoloji tercihini karakter zannetmek kadar komik, aynı zamanda o kadar da üzücü bir şey az bulunur.
Toplu taşımada bunları izlemek de güzeldir. Elinde telefon, baş parmak kayıyor, yüz ciddi. Sanırsın devlet yönetiyor. Ekranda olan şey ne? Reels. Ama duruş, sanki uluslararası kriz çözüyor. Story gezerken bile kendini Wall Street danışmanı sanan bir özgüven biçimi var bunlarda. İçerik kedili video olabilir ama tavır savunma sanayi ihalesi hazırlıyor gibi.
Eski modeli kötüleme: kazığı mantıklı gösterme sanatı
Telefon değiştirince eski modeli de küçümsemeye başlıyorlar. Daha düne kadar öve öve bitiremediği cihaz için “ya artık kasıyor ya” diyor. Kasmıyor. Senin vicdanın rahat etsin diye cümle uyduruyorsun. Yeni bir şeye para dökünce eskiyi kötülemek zorundasın ki kendi aptallığın mantıklı dursun. İnsan zihni böyle çalışıyor: Kazıklanırsın, sonra kendini avutmak için kazığı översin.
Dün “efsane cihaz” dediği şeye bugün “artık bir tık geride kaldı” diyen insanın asıl derdi performans falan değildir. Asıl derdi kendi sosyal kostümünün modasının çabuk geçmesi. Telefona değil, başkalarının gözündeki versiyonuna yatırım yapıyor. O yüzden cihaz eskimiyor; pazarlanan imajı bayatlıyor.
Gerçek mesele: telefon değil, taşınabilir ego solunumu
Dürüst olalım. iPhone alan herkes böyle değil. Gayet normal kullanan insan da var. Telefonu telefon olarak gören, parasını verir alır geçer, işini yapar. Onlara laf yok. Ama bu anlattığım tayfa var ya, işte onlar yüzünden telefon sektörü değil, insanlık kendini sorgulamalı.
Çünkü bunlar için iPhone iletişim aracı değil, karakter koltuk değneği. Teknoloji değil, sınıf makyajı. İhtiyaç değil, gösteriş protezi. Cihaz değil, taşınabilir ego solunumu. Şarjı bitince sadece telefon kapanmıyor; adamın sosyal özgüveninin yarısı da karanlığa gömülüyor. Onsuz kalınca iletişimsiz değil, kimliksiz hissediyor.
Bütün bu kuyruk, bütün bu taksit, bütün bu “ekosistem abi”, bütün bu kamera adası gururu, bütün bu premium kasılma sonunda nereye varıyor? Eve gelirken ekmek almaya. Bütün o titanyum kibir, bütün o sahte aristokrasi, bütün o cilalı sınıf gösterisi hayatın ilk sıradan cümlesinde eriyip gidiyor.
Özetle iPhone bazıları için telefon değil; fakirliğin üzerine geçirilmiş pahalı bir smokin. Karakter olmayınca kılıf seçiyorlar. Duruş olmayınca model yükseltiyorlar. İçerik olmayınca kamera sayıyorlar. Hayat bok gibiyse, en azından gece modu iyi olsun istiyorlar.
Bazı insanlar gerçekten akıllı telefon kullanıyor. Bazılarıysa telefon akıllı diye kendini de bir bok sanıyor.