Topic
KALIN DERİ — Gücün Katlanmak Zorunda Olduğu Ses
Özgür ifadenin en temel ilkesi neden gücü öveni değil, gücü eleştireni kayırır? Kamu görevlisinin neden daha kalın derili olması gerektiğini, teorinin ne dediğini ve pratikte nasıl tersine döndüğünü — bir sistemin kendi sözüyle çelişmesini — konuşan bir metin.
Bu metni yazarken her cümleyi iki kez tartıyorum. Hangi kelime yanlış anlaşılır, hangi cümle birine yapıştırılabilir, nereye bir şerh düşmeliyim… İşin tuhafı, bu ihtiyat metnin tezini çürütmüyor; tam tersine onu kanıtlıyor. Çünkü bu yazı, tam olarak şunun üzerine: gücü eleştiren söz, en çok korunması gereken sözdür — ama pratikte, en çok düşünülmesi gereken söz odur.
İlke ne der?
İfade özgürlüğü, hoşa giden sözü korumak için var olmadı. Kimsenin güzel şeyler söylemek için korunmaya ihtiyacı yoktur. Bu hak asıl olarak rahatsız eden, sarsan, hatta öfkelendiren söz için vardır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin onlarca yıllık yerleşik içtihadı bunu açıkça söyler: özgür ifade yalnızca makbul fikirleri değil, inciten, şoke eden ya da tedirgin eden fikirleri de kapsar. Aksi hâlde çoğulculuktan söz edilemez.
Ve bu korumanın tam ortasında, en sert çekirdeğinde, gücü eleştirme hakkı durur. Gücü övme hakkı zaten kimseyi rahatsız etmez; onun korunmaya ihtiyacı yoktur. Bu hak bir şey ifade ediyorsa, gücü sorgulama hakkı olduğu için ifade eder.
Neden gücün derisi daha kalın olmalı?
Aynı içtihadın bir başka temel ilkesi daha var: kabul edilebilir eleştirinin sınırları, sıradan bir birey için değil, kamusal güç kullanan biri için daha geniştir. Yani bir kamu görevlisi, eleştiriye sıradan bir yurttaştan daha fazla katlanmak zorundadır. Bu bir nezaket ricası değil; hukukun kendi mantığıdır.
Nedenleri basit ve sağlam:
- Gücü herkesin üstünde kullanır. Kararları herkesi bağlar. O hâlde o kararları yargılamakta herkesin payı vardır.
- Cevap verecek mecrası vardır. Kürsü onda, mikrofon onda, ekran çoğu zaman onda. Eleştirildiğinde susmak zorunda değildir; yanıtlayabilir. Karşısındaki yurttaşın böyle bir imkânı yoktur.
- Sahneyi kendi seçti. Yurttaş bu role talip olmadı; o oldu. Gücü almak, onun getirdiği bakışa da razı olmak demektir.
Kısacası güç ile hesap verebilirlik aynı paketin içindedir: güç arttıkça üstündeki bakış da artmalı, azalmamalı. Bu birinin uçuk görüşü değil; pek çok devletin bağlı olduğu insan hakları hukukunun yazılı ilkesidir.
Peki pratikte ok hangi yöne dönük?
Teori bunu söylerken, gündelik hayatta ok çoğu zaman ters yöne bakar. Bir söze en az dayanabilecek olan — sıradan insan, küçük bir yazar — her cümlesini iki kez tartar. Bir sözün bedelini en kolay karşılayabilecek, üstelik cevap verecek bütün araçlara sahip olan ise, tutmadığı bir söz için çoğu zaman hiçbir bedel ödemez.
Bir de şu kategori farkı var, ki durumu iyice tuhaflaştırıyor. Yurttaşın ürettiği şey bir yorumdur: bir değer yargısı, bir mizah, bir soru. Doğruluğu kanıtlanabilir bir olgu iddiası değildir. Gücü elinde tutanın ürettiği şeyin içinde ise vaat vardır: geleceğe dair, olgu gibi kurulmuş bir cümle. Tutulmayan bir vaat, bir hicivden çok daha fazla “yanlış beyana” yakındır. Ama “yanlışa” daha yakın olan taraf serbestçe dolaşır; en masum taraf, yani yorum, gölge altında kalır.
İşte asıl mesele bu. “Gücü eleştiren sözü koruyacağım” diyen bir düzenin, pratikte gücü eleştirmeyi iki kez düşünülmesi gereken şey hâline getirmesi — kendi sözüyle çelişmesidir. Sertlikten öte; bir ilkenin kendi kendini yalanlamasıdır.
O vaadin hesabı nerede sorulacaktı?
Tutulmayan vaadin bir denetim yeri vardır aslında: mahkeme değil, sandık. Söz mahkemede değil, seçimde tartılır. Ama o tek mekanizma tıkandığında asimetri tamamlanır. Yurttaşın gücü denetlemek için iki kolu vardır: biri hukuk, öteki oy. Hukuk çoğu zaman gücün değil, gücü eleştirenin üstüne eğilir; oy ise yurttaşın elindedir ama — başka bir metinde konuştuğumuz gibi — bir türlü çalıştırılamaz. İki kol da amacının tersine işler hâle gelince, geriye tek başına söz kalır. Ve o söz de ürkektir.
Sonuç
Dikkatli yazmak korkaklık değildir; asıl susmak olurdu. Bu metnin kelime kelime tartılmak zorunda kalması bile, anlatmaya çalıştığı şeyin en güçlü kanıtıdır.
Yalnızca güvenli olanı koruyan bir ilke, hiçbir zaman ilke olmamıştır. Dikkatle sorulmuş bir soru da bir sorudur.
Sormak suç değildir. Asıl tuhaf olan, “sor” diyen bir sistemin, sorana kaş çatmasıdır.