Topic
Algı ve Yanılsama
İslam’a Yöneltilen Suçlama ile Onu Yanlış Temsil Eden İnsan Arasındaki Büyük Uçurum
Türkiye’de seküler kesimin bir bölümünde yerleşmiş olan İslam algısının önemli bir kısmı, doğrudan İslam’ın kendisinden değil, İslam’ı temsil ettiğini iddia eden fakat onu ne anlayan ne yaşayan ne de ahlâkını taşıyan insanların oluşturduğu bozuk görüntülerden beslenmektedir. Burada en temel hata şudur: Bir dinin kendisi ile o dini yanlış taşıyan, yanlış anlatan, yanlış temsil eden, hatta çoğu zaman ona açıkça aykırı yaşayan insanlar birbirine karıştırılmaktadır. Oysa bu ikisi arasında küçük bir fark değil, son derece büyük bir mesafe vardır. Hatta çoğu durumda ortada sadece bir mesafe değil, açık bir zıtlık bulunmaktadır.
İslam bir ilke, ölçü, ahlâk ve sorumluluk düzenidir; onu yanlış temsil eden kişi ise çoğu zaman kendi zaafını, çıkarını, öfkesini, kabalığını, cehaletini ve tahakküm arzusunu dinin yerine koyan kimsedir. İslam adalet der, o kayırmacılık yapar. İslam merhamet der, o sertlik ve hoyratlık üretir. İslam kul hakkından sakındırır, o insanların hakkını yer. İslam iffeti, dengeyi ve ölçüyü emreder, o taşkınlık ve gösteriş peşinde koşar. İslam emanete sadakat ister, o emaneti istismar eder. İslam doğruluk ister, o yalana başvurur. İslam tevazu ister, o kibir ve üstünlük taslar. Böyle bir durumda ortaya çıkan çirkin görüntünün kaynağı İslam değil, tam tersine İslam’a aykırı yaşayan insandır. Fakat seküler bakışın önemli bir kısmı, tam da bu ayrımı görmezden gelerek veya görmek istemeyerek, suçu doğrudan dine yüklemektedir.
Bu yüzden bugün “İslam böyle”, “Müslümanlar böyledir”, “dindarlar gericidir”, “bunların zihniyeti budur” şeklindeki genellemeler çoğu zaman nesnel bir incelemenin değil, önceden kurulmuş bir hükmün sonucudur. Çünkü burada yapılan şey, tek tek insanların kusurlarını, zaaflarını ve yanlışlarını alıp bunları inancın özüne mal etmektir. Bir insanın dindar görünmesi, sakal bırakması, başörtüsü takması, dini kavramlar kullanması, Allah’tan, ahlâktan, günahtan, haramdan söz etmesi; onun gerçekten İslam’ı temsil ettiği anlamına gelmez. Temsil iddiası başka şeydir, temsil ehliyeti başka şeydir. Bugün toplumda İslam’a zarar veren en büyük unsurlardan biri de tam olarak budur: Kendine Müslüman diyen ama nefsini, öfkesini, hırsını ve cehaletini din gibi sunan insanlar.
Mesela düşünelim: Bir adam sürekli dini söylemler kullanıyor, fakat evinde adaletsiz davranıyor, eşine veya çocuğuna baskı kuruyor, insan onurunu hiçe sayıyor, başkalarını küçümsüyor, herkesi hor görüyor. Böyle birinin ürettiği tablo İslam değildir. Bu tablo, kendi içindeki sertliğin ve karakter bozukluğunun dine yapıştırılmış halidir. Ya da biri çıkıp din adına konuşurken hakaret ediyor, aşağılıyor, tehdit dili kullanıyor, ölçüsüzlük sergiliyor. Buradan hareketle İslam’ın özü hakkında hüküm verilemez. Çünkü orada görünen şey dinin ahlâkı değil, o kişinin üslubu ve zihnidir. Bir başkası rüşvet alıyor, çıkar peşinde koşuyor, insanları kandırıyor, ama aynı zamanda dindar kimliğiyle tanınıyor. Bu da İslam’ın değil, dini bir vitrin gibi kullanan ikiyüzlülüğün örneğidir. Bir başkası kadın üzerinde baskı kurup bunu “din” diye sunuyor. Burada sorun yine İslam değil, kendi tahakküm arzusunu dini bir kılıfa sokmaya çalışan zihniyettir.
Buna rağmen seküler kesimin önemli bir kısmı, bu tür örnekleri gördüğünde “bu insanlar İslam’a aykırı davranıyor” demek yerine, çok daha kolay ve ideolojik olan yolu seçmektedir: “Demek ki İslam bu.” İşte tam da bu nokta, bakış açısının ne kadar yanlı ve subjektif olduğunu gösterir. Çünkü aynı mantık başka alanlarda uygulanmaz. Bir ideolojiye mensup olduğu söylenen bir kişi ahlâksızlık yaptığında, o ideolojinin bütün teorik temeli hemen mahkûm edilmez. Kendini özgürlükçü diye tanımlayan biri baskıcı davrandığında, herkes “özgürlük fikri baskıcıdır” demez. Kendini çağdaş, ilerici, modern diye tanıtan biri ahlâksızlık yaptığında, onun bütün dünya görüşü tek bir örnekten ibaret görülmez. Ama konu İslam olduğunda, bir tek kötü örnekten koca bir din, asırlık bir medeniyet ve milyonlarca insan hakkında sonuç çıkarılmaktadır. Bu açık bir çifte standarttır. Bu, tarafsız bir gözlem değil; seçici, önyüklü ve sonuç odaklı bir bakıştır.
Seküler kesimin bu konudaki subjektif tavrı yalnızca yanlış örneği genelleştirmesinde değil, doğru örneği sistemli biçimde görmezden gelmesinde de ortaya çıkar. Dürüst, sade, edepli, başkasının yaşam alanına müdahale etmeyen, inancını bir üstünlük aracına dönüştürmeyen, işini hakkıyla yapan, kimseye zulmetmeyen, başkasını sömürmeyen, sözünde duran, ölçülü yaşayan sayısız Müslüman vardır. Fakat bu insanlar çoğu zaman seküler zihnin dikkat alanına girmez. Çünkü onlar hazır yargıyı beslemez. Önyargıyı destekleyen örnekler büyütülür, önyargıyı bozan örnekler ise sıradanlaştırılır, görünmez kılınır ya da “istisna” denilerek değersizleştirilir. Böylece gerçeklik seçilerek okunur. Kişi hakikate bakmaz; hakikatten sadece kendi hükmünü doğrulayan kısmı alır. Bu da nesnellik değil, açık biçimde seçici bakıştır.
Medyayı da bu çerçevenin dışında düşünmek mümkün değildir. Medya çoğu zaman en sorunlu, en uç, en çarpıcı, en tepki çekici tipleri ekrana taşır. Bunun sebebi hakikati yansıtmak değil, algıyı şekillendirmektir. Çünkü kötü örnek ekran malzemesidir; sakin, dengeli ve ahlâklı örnek ise sansasyon üretmez. Televizyona ya da dijital mecralara çıkarılan marjinal bir figür, kaba bir söylem, tepki çekecek bir söz, din adına söylenmiş ölçüsüz bir cümle; ardından geniş bir genellemenin hammaddesine dönüşür. Bir kişi konuşur, milyonlar suçlanır. Bir grubun çarpıklığı görünür olur, ardından bütün Müslümanların üzerine gölge düşürülür. Bir yanlış temsil, sanki dinin saf özüymüş gibi sunulur. Böylece medya, bir yandan çarpıcı görüntü üzerinden ilgi toplarken, öte yandan seküler kesimin eline de kullanışlı bir malzeme verir: “Bakın, işte bunlar böyle.” Oysa burada yapılan şey, gerçekle değil seçilmiş örneklerle konuşmaktır.
Bu seçilmiş örnekler üzerinden kurulan anlatı, çoğu zaman şu mantıkla işler: Önce İslam’ı en kötü temsil eden biri bulunur. Sonra onun sözü, tavrı, üslubu, hatası, öfkesi, cehaleti, kabalığı öne çıkarılır. Ardından bu temsil kusuru, dinin kendisine yapıştırılır. Sonra da seküler kesim kendi hükmünü rahatça kurar: “Sorun bizde değil, dinde.” Böylece kolay bir üstünlük pozisyonu elde edilir. Kendini İslam karşısında otomatik olarak haklı görme rahatlığı doğar. Fakat bu rahatlık, sağlam bir muhakemeden değil; yanlış örneği mutlaklaştırmaktan doğan zihinsel konfordan ibarettir.
Oysa İslam ile onu yanlış temsil eden insan arasındaki fark, yalnızca davranış farkı değildir; kaynak farkıdır, niyet farkıdır, ahlâk farkıdır, istikamet farkıdır. İslam bir insanı terbiye etmeye, nefsini sınırlamaya, gücünü adaletle kullanmaya, dilini korumaya, haksızlıktan kaçınmaya, merhametli olmaya çağırır. Yanlış temsil eden insan ise çoğu zaman dini kendi eğilimlerini meşrulaştırmak için kullanır. Yani biri insanı dizginler, diğeri insanın taşkın tarafına alan açar. Biri sorumluluk yükler, diğeri dini sorumsuzluğun kalkanı yapar. Biri ahlâkı kurar, diğeri ahlâksızlığa kutsal etiket yapıştırır. Bu yüzden İslam’ı o kişiler üzerinden tanımlamak, adaletli bir değerlendirme değil; doğrudan kavramsal bir çarpıtmadır.
Bir insan İslam adına konuşup zalim davranıyorsa, burada İslam’ın değil, o kişinin ihlali vardır. Bir insan dini kimlik taşıyıp kaba saba davranıyorsa, burada dinin değil, karakterin sorunu vardır. Bir insan menfaati için dini kullanıyorsa, burada inancın değil, istismarın örneği vardır. Bir insan başkasını baskı altına alırken dini gerekçe gösteriyorsa, burada hüküm verilmesi gereken şey yine İslam değil, gücü kutsallaştıran yanlış zihniyettir. Ne var ki seküler eleştiri çoğu zaman bu ayırıcı muhakemeyi yapmamakta, hatta bilerek yapmamaktadır. Çünkü bu ayrım yapıldığında, İslam’a yöneltilen toptan suçlamanın zemini zayıflar. Sorunun din değil, onu bozan temsil biçimleri olduğu ortaya çıkar. Bu da kurulmuş olan kolay anlatıyı dağıtır.
Bu durum yalnızca Türkiye ile sınırlı da değildir. Müslüman olmayan toplumlarda da benzer bir yönlendirme mekanizması işlemektedir. Orada da en aşırı, en dengesiz, en sert örnekler özellikle görünür kılınmakta; ardından bunlar bütün bir dinin özetiymiş gibi sunulmaktadır. Bir Müslümanın yanlışı milyarlarca insanı temsil eder hale getirilmektedir. Bir grubun suçu, bir medeniyetin karakteri gibi anlatılmaktadır. Oysa herhangi bir toplum ya da inanç sistemi, en kötü örneği üzerinden okunursa, hiçbir hakikat yerinde kalmaz. Fakat İslam söz konusu olduğunda bu yöntem çok sık ve çok bilinçli biçimde uygulanmaktadır. Çünkü yanlış temsilin görünür olması, İslam’ın kendisini suçlamak isteyenler için hazır bir zemin üretmektedir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: İslam’ın suçsuz olduğunu söylemek, kendine Müslüman diyen herkesin masum olduğunu söylemek değildir. Tam tersine, bugün İslam’a en büyük zararı çoğu zaman dışarıdan saldıranlar değil, içeriden bozarak temsil edenler vermektedir. Din adına konuşup dine aykırı yaşayan, ahlâkı değil görüntüyü öne çıkaran, öz yerine kabuğu mutlaklaştıran, dindarlığı karakter terbiyesi değil kimlik gösterisine dönüştüren insanlar; İslam’ın özünü karartan başlıca sebeplerden biridir. Fakat burada yine dönüp aynı yere gelmek gerekir: Bu bozulmanın faili İslam değil, onu araçsallaştıran insandır. Bozuk temsil yüzünden hakikat suçlanamaz.
Seküler kesimin bu gerçeği göz ardı etmesi ise sadece bir düşünce hatası değil, aynı zamanda kendine avantaj sağlayan bir tutumdur. Çünkü “sorun dinde” denildiği an mesele kolaylaşır. Böylece insan davranışını, karakter sorununu, çıkar ilişkisini, medya manipülasyonunu, sınıfsal öfkeyi, kültürel önyargıyı, ikiyüzlülüğü ve temsil krizini tek kalemde silmek mümkün olur. Suç doğrudan dine yüklenir ve konu kapanır. Bu, zahmetsiz bir açıklamadır. Ama zahmetsiz olması, doğru olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, çoğu zaman en yüzeysel açıklamalar en rahat kabul edilen açıklamalardır.
Gerçekte ise mesele çok daha açıktır: İslam başka şeydir, onu yanlış temsil eden insan başka şeydir. Biri ölçüdür, diğeri ölçüden sapmadır. Biri ilkedir, diğeri ihlaldir. Biri hakikattir, diğeri hakikatin üstüne çekilmiş çarpık bir perdedir. Biri insanı arındırmayı hedefler, diğeri kendi karanlığını kutsallaştırmaya çalışır. Bu kadar büyük bir fark ortadayken, bütün öfkeyi dine yöneltmek hem entelektüel açıdan zayıf hem de ahlâken haksız bir tutumdur.
Sonuç olarak İslam’a yöneltilen birçok suçlama, aslında İslam’a değil; İslam kisvesi altında sergilenen yanlış temsillere aittir. Fakat seküler kesimin bir bölümü, bu ayrımı bilerek veya isteyerek bulanıklaştırmaktadır. Çünkü bulanık zemin, önyargının en rahat yaşadığı zemindir. Medya da bunu beslemekte, kötü örneği büyütmekte, genel resmi bozmakta ve istisnayı kural gibi göstermektedir. Böylece ortaya, İslam’ın kendisinden çok, İslam hakkında kurulmuş bir algının dolaşıma sokulduğu bir tablo çıkmaktadır.
Bu yüzden asıl cümlenin açık olması gerekir: Sorun İslam değildir. Sorun, kendine Müslüman diyen ama İslam’a aykırı yaşayan, onu yanlış temsil eden, kendi kusurunu dine mal eden insanlardır. Ve bu sorun üzerine kurulan seküler yargıların önemli bir kısmı da tarafsız değil; seçici, önyargılı ve subjektiftir. İslam ile onu bozan temsil biçimleri arasındaki uçurum görülmeden kurulan her hüküm, eksik olduğu kadar haksızdır. Çünkü bir hakikati, ona ihanet edenler üzerinden yargılamak; hakikati değil, sadece ihanetin görünür yüzünü konuşmaktır.